Bodrum’da plaja serilen beyaz kum zararlı (mı)? eşref atabey

 

Bodrum’da plaja serilen beyaz kum zararlı (mı)?

VİDEO metni

Videoya ulaşmak için:https://youtu.be/EUwNAzMpRMU

DR.EŞREF ATABEY –Jeoloji Yüksek Mühendisi, Tıbbi jeoloji, doğa, çevre ve halk sağlığı konularında araştırmalar yapmaktayım

 

Bundan önceki videoda, plaja serilen beyaz kumlar sağlıklı mı? diye genel değerlendirmelerde bulunmuştum.

Bu videoda analiz sonucunda türü belli olan Bodrum’da plaja serilen beyaz kumları tıbbi jeolojik yönüyle değerlendireceğim.

Bazı yayın organlarında şu şekilde haberler yer almıştır.

’Bodrum’da sahile Maldivler’in sahillerinde bulunan beyaz kum görüntüsünü vermek isteyen otelin plajına mermer tozu serildi’’

’Bodrum’da beyaz kum diye plaja serilen mermer tozu kaldırıldı’’

‘’Bodrum’da skandal! Mermer tozuyla Maldivlere çevirmeye çalıştılar’’

Bodrum’da Yalıkavak, Gündoğan, Küçükbük, Bitez ile Torba mahallerinde , plaja serilen söz konusu kumlardan Muğla Valiliği Şehircilik ve İl Müdürlüğünce iki adet numunenin alındığı, MTA Genel Müdürlüğü laboratuvarlarında jeokimyasal analizi yaptırıldığı, benim de kumları değerlendirme ifadelerimin de bulunduğu ‘’Bodrum’a serilen beyaz kumlar kuvars kumu çıktı’’ gibi haberlerle 3 Temmuz 2020 tarihli yayın organlarında belirtilmiştir.

Alınan numunelerin analiz sonuçlarını değerlendirdiğimde bir numunenin yüzde 85,3 oranında, diğer numunenin ise yüzde 92,4 oranında yüksek silisyum dioksit bileşimli olduğu, her iki numunede de ayrıca alüminyum, kalsiyum, demir, potasyum, magnezyum, mangan, sodyum, fosfor ve titanyum elementleri eser miktarlarda bulunduğu saptanmış.

Bu sonuca göre alınan numunelerin kuvars kumu diğer adıyla silisyum kumu olduğu ortaya çıkmıştır.

Kuvars kumunun plajda kullanılması başta insan sağlığı ve ekonomik önemi nedeniyle doğru değildir.

Kuvars kumu; kuvarsit kayasından öğütülerek elde edilir. Kuvarsit direnci çok yüksek sağlam ve aşındırıcı bir kayaçtır.

Bu nedenle çıkarılması ve öğütülmesi oldukça güç, zahmetli ve pahalıdır. Kuvars kumu boya, deterjan, cam ve seramik sanayinde, refrakter, metalurji, inşaat sanayinde çeşitli amaçlarla kullanılmaktadır.

Ekonomik yönüyle bu kadar önemi olan kuvars kumunun plaja serilmesinin hiçbir anlamı yoktur.

Plajlara serilmek üzere ticareti yapılan kuvars kumları, muhtemelen fabrikada ekonomik anlamda değerlendirilmeyen ve atık durumundaki kumlar olduğunu düşünmekteyim.

İnsan sağlığı yönünden değerlendirecek olursak, Kuvars kristalleri tozlarının belli bir süre solunması sonucu bir pnömokonyoz türü olan silikozis denilen hastalık yaptığı ve akciğerlerde harabiyet oluşturduğu tıbben bilinmektedir. Plajda bu kum üzerinde zaman geçirenler, özellikle çocuklar etkilenebilirler.

Fabrikalardan temin edilen ve plajlara serilen öğütülmüş kuvars kumu ya da silis kumu yıkanmış ve tozdan arındırılmış olmadığından, içerisinde 0,1 ile 5 mikron arasında küçük boyutlu tozlar bulunur ve bu tozlar özellikle çocuklar için büyük sağlık riski oluşturacaktır. Çapı 10 µm’den büyük olan partiküllerin hemen tamamı solunum sistemi tarafından tutulur ve akciğerlere ulaşması önlenir.

Doğal plaj kumları yüzde 60-90 oranında silisyum dioksitten oluşur.

Peki doğal plaj kumlarının silikozis yapma tehlikesi var mıdır?

Buna verilecek cevap böyle bir riskin olmadığı yönündedir. Çünkü doğal plaj kumları yıllar boyunca kıyıda dalgalarla işlenir, boyutlandırılır ve yıkanarak içindeki tozlardan arındırılır. Plaj kum tane boyutunun da genellikle 10 µm’den büyük oluşudur. En önemlisi de üzerinde kısa süreli zaman geçirilmesi, kısa maruziyettir.

Fabrikada işlenen kuvars kumu ezme ile üretildiğinde, kristalli silisyum ile birlikte tremolit asbest içerebilir. Asbest kum içine kuvars kayasının üretimi sırasında karışmış olabilir.

1986’da, Amerika Birleşik Devletleri’nde ticari olarak temin edilebilen bazı ticari kumlarının, kırılmış kireçtaşı ve ezilmiş mermerin içinde bulunan lifsi bir madde olan tremolit içerdiği ilk olarak belirtilmiştir. Kuvars kumu plajda insanların sürekli üzerinde dolaşmaları, oynamalarıyla ezilir; aşınır ve tozlaşır; tozlar da solunum yoluyla akciğerlere alınır.

Ticareti yapılan kuvars kumu, plaj kumu gibi dalgalarla işlenmediğinden ve yıkanmadığından, fabrikada öğütme sırasında içinde çok ince toz partikülleri barındıracaktır. Bu nitelikteki kuvars kumu plaja serilirse sağlık riski oluşturabilir.

Sağlık açısından, kumun bileşiminde toksik elementlerden arsenik, kadmiyum, cıva ve kurşun var mıdır, radyoaktif mineraller, kanserojen asbest gibi lifsi tozlar, mantarlar, bazı zararlı organizmalar, koliform bakteri var mıdır bunlar bilinmemektedir.

Ticari kumlarda örneğin ABD Kaliforniya’da ürün güvenliği yönetmeliğine göre kum torbaları üzerinde Prop-65 kanser uyarısı, etiketlerinde ‘’toksik olmayan ve MSDS-asbestsiz, kurşunsuz, kristalli silika tozu yoktur’’ ibaresi yer almaktadır.

 

Jeolojinin alt bilim dalları, Tıbbi jeoloji, Adli jeoloji, Pedo jeoloji, Jeoarkeoloji, Jeoturizm, Askeri jeoloji,

JEOLOJİNİN YENİ ALT BİLİM DALLARI

Eşref ATABEY

Tıbbi jeolog/Araştırmacı yazar

GİRİŞ

Yerbilim anlamına gelen Jeoloji, yunanca GE=Yer, Logos=Bilim sözlerinden alınmıştır.

İhsan KETİN’in (1988) tanımıyla JEOLOJİ: Yerküresinin Güneş sistemi içindeki durumundan, onun fiziksel özelliği ve kimyasal bileşiminden, iç ve dış kuvvetler etkisiyle uğradığı değişikliklerden, beş milyar yıllık süre içindeki oluşum ve gelişiminden, canlıların ilk yaradılışlarından günümüze kadar geçirmiş oldukları evrimlerinden söz eden tarihsel bir doğal bilimdir. Jeoloji dar anlamda, bütün yeryuvarın değil özellikle ortalama kalınlığı 35 km olan katı yerkabuğunun bilimidir. Bu kabuğun bileşimi, yapısı, organik ve anorganik gelişimi, iç ve dış etkenlerle uğradığı değişiklikler ve kapsadığı her çeşit yer altı servetleri Jeolojinin başlıca konularıdır.

Yeryuvarının bilimsel olarak incelenmesi ve araştırılması, dar anlamda Jeoloji, geniş anlamda jeoloji Bilimleri ile sağlanmaktadır. Jeolojinin kapsadığı konular ayrı ayrı bilim dalları olarak sınıflandırılır (Ketin, 1988).

  1. a) Genel Jeoloji, iç ve dış kuvvetlerin etkisi altında yerkabuğundaki değişiklerden,
  2. b) Mineraloji, Petrografi, Maden Yatakları yerkabuğunu oluşturan maddelerden, mineral, kayaç ve madenlerden,
  3. c) Yapısal Jeoloji ve Tektonik, kabuğun yapısından, bu yapıyı oluşturan hareket ve deformasyonlardan,
  4. d) Tarihsel Jeoloji veya Stratigrafi, kabuğun yer tarihi boyunca geçirdiği anorganik gelişiminden,
  5. e) Paleontoloji, jeolojik zamanlar boyunca yaşamış canlı varlıkların evriminden ve taşlaşmış artıklarından (fosillerden),
  6. f) Paleocoğrafya ve Paleoklimatoloji, eski devirlerdeki yeryüzünün coğrafik durumundan ve iklim değişikliklerinden,
  7. g) Kömür Jeolojisi, Petrol Jeolojisi
  8. h) Hidrojeoloji
  9. i) Mühendislik Jeolojisi,
  10. j) Maden jeolojisi,
  11. k) Jeofizik gibi jeolojinin alt dalları bulunmaktadır.

Çevresel etkenlere ve yeni sorunlar ve çözümündeki karmaşık ilişkiler dolayısıyla bilimlerarası sınırların artık geride kaldığı dönemlere giriyoruz. Jeoloji bilimi diğer bilimdallarıyla girik ve ortak sorunları çöamede ortak hareket etme noktasına gelmiştir. Jeoloji biliminde yeni alt bilim dalları ortaya çıkmıştır. Bunlar;

A-Tıbbi Jeoloji (Jeoloji ve Tıp)

B-Adli Jeoloji

C-Pedo Jeoloji (Jeoloji ve Toprak)

D-Jeoarkeoloji (Jeoloji ve Arkeoloji)

E-Jeoturizm (Jeoloji ve Turizm)

F-Askeri Jeoloji olarak sayabiliriz.

A-TIBBİ JEOLOJİ

(Bu bölüm Eşref Atabey’in 2005, 1. Tıbbi Jeoloji Sempozyum Kitabı, TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Yayınları: 95, Sayfa: 27-52, Türkiye’de doğal jeolojik unsurlar ve insan sağlığına etkileri adlı makalesinden alınmıştır)

Gezegenimizin temel yapı taşları olan kayaç ve mineraller doğada bulunan elementlerin çoğunu barındırırlar. İnsan vücuduna besinler, su ve hava yoluyla giren bu elementlerin çoğu küçük dozlarda bitki, hayvan ve insan sağlığı için gereklidir. Besin zinciri yoluyla ve ayrıca  atmosferdeki toz ve gazların solunmasıyla birlikte jeoloji, insan sağlığı ile doğrudan ilgilidir.

Tıpkı vücudumuzu oluşturan hücreler gibi yerkabuğunu oluşturan kayalar da çeşitli minerallerden oluşmuştur. Yaşamları süresince insanlar bu minerallerle doğrudan ya da dolaylı olarak ilişki içindedir. İçtiğimiz suda, yenilen gıdalarda ve solunan havada çeşitli element ve mineraller bulunmaktadır. Hangi elementlerin insanlar ve hayvanlar açısından gerekli olduğunu bilmek önemlidir. Kalsiyum, magnezyum, fosfor, potasyum, sodyum, iyot ve kükürt gibi elementlerin vücudumuz için gerekli olduğu, diğer yönden 6 değerlikli krom, kobalt, bakır, flor, demir, mangan, molibden, selenyum ve çinkonun belirli limitin üstünde zararlı olduğu bilinmektedir. Zehirli olarak bilinen elementlerden alüminyum, arsenik, kadmiyum, kurşun ve civanın aşırı düzeyde  bulunmaları ise vücut hücrelerindeki element dengesini bozmaktadır. Alüminyumun bunama (alzheimer), mide, kemik ve beyin dokuları; arseniğin hücre metabolizması; kadmiyumun böbrek renal korteksi, kalp, beyne giden kan damarları, iştah ve koku alma merkezi; kurşunun kemik, karaciğer, böbrek, pankreas, kalp, beyin ve sinir sistemi, civanın sinir sistemi; hücre zarları ve bağışıklık sistemi üzerine olumsuz etkileri olduğu bilinmektedir (Atabey, 2005, 2006, Barlas ve Demirsoy, 2006, Düzgören Aydın, 2006, Halilova, 2006, Helvacı, 2006).

1493-1541 yılları arasında yaşamış olan Paracelsus; ‘Tüm maddeler zehirdir; zehir olmayan  hiçbir şey yoktur. Doğru doz  zehri ve devayı (ilacı) ayrı kılar’ demiştir.

Bazı  mineral tozlarının da sağlığımız üzerinde olumsuz etkileri bulunmaktadır. Bunlar arasında asbest minerallerinden krizotil, krokidolit, tremolit, amozit, antofillit ve aktinolit: akciğer, plevra, periton, ovaryum, mide, pankreas, böbrek, üst sindirim yolu ve solunum yolu kanserleri, hyalanize kalsifiye plevral plaklar, pulmoner fibrozise (Barış, 1987, 2006); silis minerallerinden ametist, tridimit, kristobalit, keatit, koesit, stişhovit, kalsedon ve sileksit ile kömür gubundan taşkömürü, turba, linyit ve antrasit pnökonyoza; fenakit, olivin, alümino silikatlar, gröna ve epidot: pulmonar fibrozis, hyalanize kalsifiye plevral plaklara; zeolit minerallerinden eriyonit pnömokonyoza: plevra ve periton kanserleri, plevra kalınlaşması, kalsifiye plevral plaklara; radyoaktif minerallerden uraninit, tuyamunit, thorininit, autunit: kemik, kemik iliği, deri ve akciğer kanserlerine; talk, mika ve kaolen: pulmoner fibrozise; kalsit ve aragonit: safra kesesi taşlarına; vevelit ve apatit; üriner taşlara; hematit: deri ve akciğer kanserlerinin nedeni olduğu belirtilmektedir.

Evlerinde kömür yakan, kömür yatakları, kömür ocakları ve kömürle yanan güç santralleri yakınında yaşayan insanların sağlığı üzerine kömürün derin etkileri bulunduğu, Avrupa ve Asya’da kömürle yanan güç santrallerinden yayılan arsenik gibi iz elementler ciddi sağlık sorunlarına yol açtığı belirtilmektedir. Linyit kömürlerinden yeraltısuyunun yıkadığı organik bileşikler, Balkanlarda yüzbinden fazla insanın ölümüne neden olan böbrek hastalığına (Balkan Endemik Nefropatisi=BEN) yol açtığı (ülkemizde de özellikle Pliyosen yaşlı kömürlerde benzer etkilerin olduğu) bilinmektedir (Tatu ve Orem, 2003). Gelişmiş ülkelerde kömür kullanımından dolayı milyonlarca insan floroz ve arsenizmden etkilenmektedir (Atabey, 2005).

İnsan yapımı organik bileşiklerin çevreye bırakılması ekosistemlere ve insan sağlığına potansiyel bir tehdit oluşturmaktadır.

26 ülkede yaklaşık 350 milyon insanın susuzluk çektiği, yeterli su kaynağına sahip olmayan insan sayısının ise 1.2 milyon kişi olduğu belirtilmiştir. Bu rakamlar dikkate alındığında dünya nüfusunun 1/3 kadarı su sorunu ile karşı karşıya demektir. İçme suyundaki radon, yeraltısuyundaki arsenik, flor, civa kirliliği, iyot ve selenyum eksikliği, sağlığımıza olumsuz etkiler yapmaktadırlar. Dünyada her yıl çoğunluğu çocuk olmak üzere 5 milyon kişi su yetersizliğinden ve kirli sulardan hastalanarak ölmektedir.

Tıbbi Jeoloji: Doğal jeolojik etmenler ile insan ve hayvan sağlığı arasındaki ilişkileri  ve bu tür sağlık sorunlarının coğrafi dağılımında sıradan çevresel etkenlerin etkisini anlamayla uğraşan bir bilim dalıdır. Tıbbi Jeoloji, başta Jeoloji Mühendislerin, Tabipler, Epidemiologlar, Diş Hekimlerin, Patologları, Veteriner hekimler, Ziraatçılar, Mineraloglar, jeokimyacılar, Biyojeokimyacılar, Biyologlar, Toksikologlar, Hidrojeologlar, Mineralogları, Kimyacıları ilgilendirmektedir.

Jeoloji ile sağlık arasındaki  bağlantıyı ilk kez  1270’lerde Çin’e giden Marco Polo anlatmaktadır. ‘Çin’de Su-chau iline varmak için bir vadiyi geçmek zorunda olan gezginler ülkenin bu bölümünü hiçbir şekilde yabancı bir hayvanla geçmeye cesaret edemez, çünkü burada yetişen zehirli bir ot ile  beslenen hayvanlar ayaklarını kaybederler, bölgede doğup büyüyen hayvanlar bu otu tanır ve ondan sakınırlar’ (Latham, 1958). Marco Polo’nun gözlediği belli bitkileri yiyen atlarda görülene benzer durumun bugün selenyumun birikmiş olduğu  bitkilerin tüketilmesinden kaynaklandığını biliyoruz ve bu gezginin öyküsü selenyum zehirlenmesinin ilk kanıtı sayılabilir. Marco Polo ayrıca İran’ın doğusundaki Yarkand vaha şehrinin çevresindeki bölgede tanımladığı guatrı hastalığını da suyun farklılığına bağlamıştır. Daha önce de İran’ın doğusundaki Kirman şehrinde yaşayanların savaşma eksikliğini toprağın doğasına bağlamıştır. Bölgede çadırda yaşayan bu insanların çadırlarının önüne güçlerini yeniden kazanmaları amacıyla toprak yerleştirilmiştir (Fuge, 2004).

Hipokrat ‘Havalar, Sular ve Yerler’ adlı eserinde belli koşullar altında suyun ‘demir, bakır, gümüş, altın, kükürt, şap, bitüm ya da güherçile içerenleri gibi termal sular çıkaran topraktan geldiğini’  ve bu suların kullanılamayacağına dikkat çekmiştir. Romalı bir mimar olan Vitruvius MÖ.I.yy’da madenlerin yakınındaki suyu ve kirliliği gözleyerek madencilikle ilişkili  potansiyel sağlık  tehlikelerini belirtmiştir.Sonraları MS.I.yy’da Yunanlı hekim Gales, bakır çıkarılmasıyla ilişkili asit dumanlarına dikkat çekerek madencilik faaliyetlerinin yarattığı tehlikeyi onaylamıştır (Fuge, 2004).

Sağlığa etki eden jeolojik etmenlerin öneminin  farkına varılmasıyla  1992 yılında Uluslararası Jeoloji  Bilimleri Birliğinin (IUGS), Çevre Planlaması Amaçlı Jeoloji Bilimleri Komisyonu; Uluslararsı Tıbbi Jeoloji Çalışma Grubu oluşturmuştur. 2000 yılında  ise UNESCO, 454 nolu Tıbbi Jeoloji projesi adıyla yeni bir Uluslar arası Jeolojik Korelasyon Programına (IGCP) öncülük etmiştir. Ülkemizde ise ilk defa 2003 yılında Sağlık Bakanlığı, Ulusal Kanser Danışma Kurulu altında Tıbbi Jeoloji Alt Kurulu oluşturulmuştur.

İnsanlar tüm tarih boyunca mineral tozlarıyla birlikte yaşamışlardır. Hava akımları topraktaki mineral taneciklerini süpürerek çok uzak bölgelere kadar taşıyabilir. Havada belli süre asılı kalan mineral tozlarını solunum yoluyla akciğerlerine alan insanlar belli süre sonra hasta olma riskiyle baş başa kalırlar.

Ülkemizdeki mineral tozlarından etkilenme; iklimsel koşullar, bitki örtüsü, erozyon etkileri, çeşitli insan aktiviteleri, inşaat, tarım, sıva, boya, badana, ev içi etkilenme, madencilik faaliyetleri, hayvancılık,  toprak yollardan, sanayi, yok edilen orman alanları, kuruyan göller, ormandan arındırılmış kıyı alanlarından kaynaklanmaktadır.

Mineral tozlarının, solunum yoluyla uzun süre alınması sonucunda akciğerde birikmesiyle pnömokonyozlar oluşmaktadır. Bunlar içinde karbon, demir, silikat, asbest, eriyonit, berilyum, mangan, talk bulunmaktadır. Etki altında kalış süresi, mineral tozu ya da lif miktarı, lif uzunluğu, toz boyutu, tozun çeşitliliği, mineral parçacıklarının havada asılı kalma özelliği, ağırlığı ve yoğunluğu etken olmaktadır. Tozlu ortamda uzun süre bulunmak her zaman pnömokonyoza nedeni olmayabilir.. Genel olarak 10 mikron altındaki tozlar havada asılı kalarak gırtlağa girebilir, çapı 5 mikrondan küçük olanlar ise bronşlara ulaşabilir. Daha büyük parçacıklar çoğu soluk borusu-bronş ağacının mukuslu kirpiksi uzantı sistemince durdurulur ve yutağa geri getirilir. Akciğere gelen toz miktarı fazla ise pnömokonyoz ortaya çıkabilmektedir.

Arazi Kullanımı Planlaması ve İskan Alanlarında Tıbbi Jeolojinin Önemi

Bir yerleşim yeri planlaması aşamasında nasıl ki sert ve yumuşak zemin özellikleri, sıvılaşma, heyelan, sel baskını, kaya düşmesi gibi kriterler dikkate alınıyorsa, yerleşime açılması düşünülen zeminlerin mineral dağılımı, yeraltısuyunun kalitesi, radyoaktivitesi de bilinmelidir. Zeminler depremsellik yönünden yerleşime uygun parametreler taşıyor olsa bile,  eğer insan sağlığını tehdit eden mineral, toz, su kirliliğine neden olan  etmenler varsa  iyileştirme tedbirleri alınmadan, sağlıklı bir ortam yaratılmadan yerleşime açılmamalıdır. Yerleşime açılması düşünülen zeminde insan sağlığını tehdit eden elementlerden uranyum, arsenik, minerallerden ise asbest, eriyonit,  silis tozları olabilir. İmara açılacak alanların mineral dağılımı yapılarak, arsenik, radon gazı, radyasyon ve iz element değerleri saptanmalı. Özellikle kanser nedeni olan asbest ve erionit içeren kayalar ile bunların alterasyonundan oluşmuş olan zeminler yerleşime açılmamalıdır. Bu gibi mevcut yerleşim birimleri de iskandan arındırılmalıdır. Bu tür yerleşime açılacak olan zeminlerin, insan sağlığını tehdit eden ve hastalıklara neden olabilecek element, mineral, zehirli gazlar vb. yönünden araştırılması ABD ve Avrupa ülkelerinde özellikle İngiltere ve İsveç’de yasal olarak uygulanmaktadır.

B-ADLİ JEOLOJİ

Adli Jeoloji kısaca; Jeoloji alanındaki bilgilerin adaletin hizmetine sunulması işidir. Son yıllarda giderek önem kazanan adli bilimler bilim dalı gelişmiştir. Adli Bilimler; Tıp, Fen ve Sosyal Bilimler alanlarındaki bilgilerin Adaletin hizmetine sunulmasıyla ilgilenen bir daldır. Bu geniş yelpaze içerisinde   tıp bilimlerinden, uzman hekim ve diş hekimi; fen bilimlerinden kimyacı, eczacı, antropolog , biyolog, jeolog, zoolog, botanikçi, toksikolog, makine, elektrik ve elektronik mühendisleri; sosyal bilimlerden ise hukuk fakültesi mezunları, hakim, savcı, avukat, polis akademisi mezunları, psikolog, pedagog, sosyolog ve hatta iletişim fakültesi mezunları yerini almaktadır (Prof. Dr. Hamit Hancı sözlü görüşme, 15 Ocak 2007).

Jeolojinin bir çok alanı adli bilimler kapsamında ele alınarak, adaletin hizmetinde önemli rol üstlenebilirler.Bu kapsamda Genel jeoloji, Mineraloji-Petrografi, Stratigrafi-Sedimantoloji, Maden Jeolojisi, Paleontoloji ve bunun alt dalları vd. yararlı olabilir.

Doğal afetlerden sonra ve her türlü adli olaylarda kimlik tesbitinde sahışlar üzerindeki kayaç, mineral kırıntıları, mineral tozlarının tesbitinde mineraloji-petrografi bilgilerine ihtiyaç duyulmaktadır. Tarihi kazılarda ortaya çıkan insanla ilgili kalıntıların, kayaç, toprak katmanları gibi bulguların değerlendirilmesinde stratigrafi-sedimantoloji bilgilerine, özellikle antrapolojik ve palinolojik bulgularda ise paleontoloji bilim dalı tesbitlerde, analizlerde rol oynamaktadır.

İnsanın biyolojik, morfolojik ve kültürel değişimini inceleyen ve insan bilimi olan Antrapoloji kayıp şahısların kimliklendirilmesinde, arkeolojik kazılarda elde edilen bulguların değerlendirilmesinde çok önemli bir konuma sahip olup, adli antrapoloji olarak karşımıza çıkmaktadır.

Adli bilimlerin bir dalı olan adli palinoloji kriminal olayların aydınlatılmasında önemli bir yere sahiptir. Adli olgularda, polen ve sporların tespit edilmesi, tiplendirilmesi ve karşılaştırılarak davalarda delil olarak kullanılmasını sağlayan bilim dalıdır. Adli palinolojik analizler hırsızlık, cinayet, yasadışı madde bulundurma, madde kaçakçılığı, tarihi eser kaçakçılığı, ırza geçme gibi olgularda aydınlatıcı olabilmektedir. Hemen her yerde ve atmosferde bulunan gözle görülemeyen mikroskobik yapılar olan bitki polenleri, olay yerinde bulunan kişilerin ve materyallerin üzerine bulaşır. Bu polenlerin uygun şekilde alınarak laboratuvarda incelenmesi ve tanımlanması bize kişinin veya materyalin bulunmuş olabileceği yerler hakkında ipuçları verir. Laboratuvar incelemeleri, palinolojik tanımlamalar ve bu konunun adli yönden incelenmesi adli biyoloji ile palinoloji uzmanlığının beraber kullanılmasını gerektirmektedir (Candar vd. 2005).

C-PEDO JEOLOJİ (JEOLOJİ VE TOPRAK)

(Bu bölümı Eşref Atabey’in 2005, Ölçü Dergisi, TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Birliği,Nisan 2005, Sayfa: 170-175 yayımlanan Pedo Jeoloji (Jeoloji ve Toprak) makalesinden alınmıştır)

İnsan, hayvan ve bitkilerin yaşamlarının sürekliliğine olanak tanıyan besin maddelerinin kökeni topraktan kaynaklanmaktadır. Hayvansal ve bitkisel besin maddelerinin bileşimine giren anorganik maddeler mineral ve kayaçların ayrışması ile toprağa, buradan da bitkiler aracılığıyla insan ve hayvanların beslenmelerine aktarılırlar. Kayaç çeşitliliği ne tür toprak oluşabileceğinin bir tür de anahtarıdır.  Farklı mineral bileşimli, farklı sertlikteki kayaçlar farklı toprakları oluştururlar. Bu bağlamda Jeoloji bilimi ile toprak bilimi (pedoloji)  birbirinden ayrılmaz bir ikili oluştururlar. Ancak bu iki disiplinin birlikte çözüme kavuşturacağı bir çok sorun da bulunmaktadır.

Jeoloji ve Pedolojinin ortaklaşa uygulama alanı bulduğu bilim dalı için ‘PEDO JEOLOJİ’ tanımını kullanmak yerinde olacaktır. Toprak oluşumunda mineral ve kayaçların etkilerinin araştırılması, jeokimyasının çıkartılması, oluşum sürecinin ortaya konulması, tektonik olayların toprak oluşumundaki etkileri, ayrışma zonlarının saptanması, drenaj sistemlerinin malzeme taşınmasındaki rolleri gibi unsurlar PEDO JEOLOJİ’nin ilgi alanına girmektedir.

Toprak fizikokimyasal olaylarla kayaçlarda parçalanma, ufalanma veya kimyasal olarak çözünme, erime süreçleri ile gevşek yapılı, değişik tane boylarındaki bir nitelikle oluşmaktadır. Kayaç ve mineraller koşullar değişmediği sürece duraylı bir durum gösterirler. Çünkü mineraller elementlerden, kayaçlarda minerallerden oluşurlar. Elementlerin ömürleri hemen hemen sonsuz bir yaşama sahip olmalarından dolayı bunların bozunmaları ancak fizikokimyasal süreçlerin değişmesiyle oluşabilirler. Koşullar değişirse yeni koşullar altında duraylı kalabilen yeni kayaç ve minerallere dönüşebilirler. Mineraller ve kayaçlar değişen bu koşullarla ayrışmaktadırlar. Ayrışma litosferin (taşküre) hava, su ve canlılarla temas ettiği yerlerde yoğun bir şekilde yaşanmaktadır. Yeryuvarını kaplayan ‘ayrışma katı’, yeraltısuyu tablası ile arasında bulunan kabuk kısmını oluşturmakta ve derinliği atmosferik koşullara bağlı olarak ve yeryuvarının değişik alanlarında da farklı farklıdır. Sedimantasyon ilk aşamasını ayrışma süreçleri oluşturur. Ayrıca taşınma, biriktirme, başkalaşım ve taşlaşma süreçlerinde de keza ayrışma devam etmektedir. Ayrışmanın doğal sonucu toprak oluşumudur.  Toprak oluşumunda iklim, organizma, kayaç ve minerallerin rolü, topografya, bölge ve zaman başlıca rolü oynarlar. Ayrıca ana kayacın cins ve niteliği de önemlidir. Örneğin granit kayaları ılıman iklim bölgelerinde gri, steplerde siyah, mevsimlik olan bölgelerde ise kırmızı renkli lateritik toprakları oluştururlar. Kum taneleri arasında boşluklar olduğundan suyu tutamamakta, kil ise suyu içinde tutabilmektedir. Kil ile kum karışımı olan tın, çok iyi bir toprak türü oluşturur. Toros Kuşağında yaygın olan kireçtaşlarının erimesiyle kayaç içi havzalarda varolan  maddelerin birikmesiyle kırmızı renkli terra rossa tipi topraklar oluşmaktadır. Bazaltik kayaçlar ısı farklılaşmasıyla parçalanarak taşlı bir zemin oluştururlar. Granit kayaları yavaş yavaş ayrışırlar ve bitki köklerinin girmesine izin verirler. Volkanik malzemeler ve özellikle tüfler verimli toprakları oluştururlar. Limonitli topraklar sarı, hematitli olanlar kırmızıdır. Koyu gri ya da soluk yeşil renkli topraklar redüksiyona uğramış demirli maddelerden oluşmuştur. Humusca zengin topraklar siyah renklidir. Granodiyorit kayaçlar üzerinde gelişmiş bir toprak zonunun en alt seviyesi  ufalanmış taş parçalarından, orta seviyesi kumlu ve mika pullarını içeren kil ve en üst seviyesi ise kuvars kumu, silt, kil ve çürümüş bitki karışımlarından oluşmaktadır. Buna karşın kireçtaşları üzerinde oluşmuş toprak zonda ise; en altta kireçtaşı parçalı kil, onun üstünde humusca zengin kil yer alır.

Toprak gelişimi  tektonik yapı ile doğrudan ilişkilidir. Ülkemiz Afrika, Arap ve Avrasya levhalarının birbirlerine yaklaştıkları ara zonda bulunmaktadır. Anadolu levhasının doğusu yükselerek platolar ve dağarası havzalar, Anadolu levhasının batıya hareketi ile gelişen Kuzey Anadolu Fayı ve Doğu Anadolu Fayı boyunca  da bir çok ova ve zengin toprakların yer aldığı havzalar oluşmuştur.  İç Anadolu Bölgesinde daha çok açılma ve doğrultu atımlı fay sistemlerine bağlı olarak gelişen ovalar ve onlardaki toprak oluşumları söz konusudur. Batı Anadolu’da ise graben sistemlerine bağlı olarak batı-doğu uzanımlı ovalar ve bunların verimli toprakları gelişmiştir.

Tektonik yapıya paralel olarak gelişen akarsu sistemleri ve bunların taşıdığı zengin çakıl, kum, silt ve çamurlu malzeme nehir kıyı ve taşkın ovalarında ve denize kavuştukları alanlarda oluşan delta üstü ortamlarında (ki bunlar gerçek ovalardır) birikmek suretiyle, üzerlerinde verimli topraklar oluşturmuşlardır. Örneğin Kızılırmak Nehrinin oluşturduğu Çarşamba ovası ve onun zengin tarım toprakları, Ceyhan Nehrinin oluşturduğu Adana deltası ve onun toprakları, Dalaman Çayının oluşturduğu Dalaman ovası ve verimli toprakları gibi. Ege graben sisteminde süreç içinde graben oluşurken, akarsu sistemleri de grabenlerle birlikte gelişmiş bir taraftan yerinde ayrışma ve depolanma ile  diğer taraftan akarsuların taşıdığı ince malzemenin depolanmasıyla zengin topraklar oluşmuştur. Bu topraklar Dördüncü Zaman (Kuvaterner) zaman aralığında yaklaşık 1. 7 milyon yıldan bu yana oluşmaktadır. Hayatımızın sürekliliği için gerekli besinleri sağlayan topraklar kısa sürede oluşamaz ve yenilenemezler.

D-JEOARKEOLOJİ (JEOLOJİ VE ARKEOLOJİ)

(Bu bölüm Prof. Dr. Yücel Yılmaz’ın Jeoarkeoloji ve Arkeojeofizik Sempozyumu 23 Kasım 2005, YTÜ’de yaptığı açılış konuşmasından aynen alınmıştır, www.jmo.org.tr)

Jeoarkeoloji arkeolojik bulgu ve kayıtların anlaşılmasında günümüzde önde gelen bilim dallarından birisidir.

Jeoarkeoloji terimi 1970’lerden bu yana artan bir yoğunlukla arkeolojik bulgu ve kayıtların değerlendirilmesinde yerbilimleri tekniklerini uygulayan araştırmaları tanımlama amacıyla kullanılmaktadır. Arkeolojinin özellikle Prehistoryanın yerbilimleriyle ilişkisinin kurulması en azından 19.y.y. ve belki de 18.y.y.’la kadar geri gidiyor. Bu ilişki birkaç evre halinde gelişmiş. Bu evrelerin ilki Prehistorya’ya çok disiplinli yaklaşım fikriyle başlamış. O dönemde ilgilenilen ana konu ise, ilk insanın ne denli eskiye kadar gittiği sorusuna cevap aramak. 19 y.y.’da merak edilen ana soru ise insanın Avrupa ve Amerika’ya buzul çağında ne zaman yerleştiği sorusu. Daha sonra, örneğin 1840’lardan 1920’lere yerbilimleri ve arkeoloji eski insan medeniyetlerinin araştırılmasında birlikte kullanılmış. Bağıl zamanın saptanmasına ek olarak insan yapımı aletler içeren eski çökel istiflerinin oluşumunda ne tür doğal işlevlerin etkili olduğu, bu aletlerle birlikte bulunan faunanın aralarında ne tür ilişki olabileceğini ortaya koymağa çabalamış. İkinci evre olan 19 y.y.’lın sonu ile 1950’lere kadarki olan dönemde Paleo ortam ve Paleo iklim’e yönelik ilgi gelişerek, yer bilimleriyle Prehistoryayı saracak denli genişlemiş. Araştırmaların sonuçlarını bu çok disiplinlerden katkı koyan bilimciler, ortak raporlar ya da yayınlar halinde düzenlemeğe başlamışlar. Bu dönemde gerçekleştirilen jeoarkeolojik çalışmalar belki de 3 grupta toplanabilir; bir grup rejyonal jeomorfolojik çalışmalar: Bunlar, çoğunlukla jeokronoloji ve paleoktimatoloji amaçlı. İkinci bir grup, ekolojik ve laboratuar ağırlıklı çalışmalar; bunlar kazılardan çıkan malzemeler üzerinde gerçekleştirilen, laboratuar çalışmaları ve aynı zamanda kazı alanı özelindeki istifte gerçekleştirilen çalışmalar.

20.y.y.’lın 2.yarısından sonra 3.bir grup çalışma dönemine geçildiği söyleniyor. Bu evrede arkeolojik alan bağlamında, teorik ağırlıklı çalışmalar yapılmağa başlanmış. Arkeojeologlar ve Prehistoryacılar, bu teorik bazlı değerlendirmelerden doğan soru ve sorunlara doğa bilimlerinden destekli cevaplar bulabileceklerine daha yoğunlukla inanmağa başlamıştır.

Jeoarkeoloji olarak adlandırabileceğimiz yerbilimleri disiplinleri çok geniş bir yelpaze oluşturuyor. Bunlar arasında; stratigrafi, sedimentoloji, jeomorfoloji, pedoloji, petrografi, jeokimya, jeofiziğin tüm disiplinleri, paleontoloji, deniz jeolojisi, jeokronoloji, klimatoloji sayılabilir. Tüm bu disiplinler kavram metod ve birikimleriyle, arkeolojik sorulara katkı yapmağa yönlendirilmişse arkeojeoloji yapıyordur. Anahtar kriter arkeolojik yorum ve değerlendirmelerin yerbilimlerine dayanan metod ve görüşlerden türetilmiş olmasıdır. Daha geniş bir bakış açısından bakıldığında ise jeoarkeoloji, ayrıca arkeometrinin birçok kesimini içermesi yanısıra ortamsal arkeolojiye, Kuvaterner jeolojisine, fiziksel coğrafya, jeoekoloji ve biyocoğrafyaya kadar da uzatılabilir.

Aslında gelişminin bir evresinde ve genellikle başlangıç döneminde varlığı ile kullandığı metod ve teoriler üzerinde tartışma ve kavgalardan esirgenmiş bir bilim dalı nerdeyse yoktur.

Yaygınca benimsenen bir görüşe göre jeoarkeoloji arkeolojisinin bir parçasıdır. Jeolojik metod, kavram ve bilgiyi kullanan bir daldır. Jeo sıfatı arkeoloji ismini tamamlar. Örneğin arkeolojik kazı alanından çıkartılan çökellerin incelenmesi gibi. Bu anlamda bu çökellerin değerlendirilmesinde ele alınan konu ve sorunlar tümüyle arkeolojik kökenli ve o yeri anlamağa yöneliktir. Öte yandan ise arkeolojik jeoloji tabiatıyla bir yerbilimi araştırmasıdır aslında; bir ya da daha çok arkeolojik sorusunun çözümüne yönlendirilmiş bir incelemedir. Örneğin sahil değişimlerinin incelenmesi; yani sahil çizgisi göçünü, haliçlerin oluşumunu veya nehir ağızlarının dolmasını, büyümesini ortaya koyar. Bunlar arkeolojik araştırmada çok önemli konulardır ve tanımımıza uyar.

Jeologlar ise kara ile deniz sınırının milyonlarca yıllık süreçteki değişimlerini rutin olarak ortaya koyarlar; o bölge ne zaman denizdi, ne zaman karaydı. Jeologlar, çok kısa süreli değişimlerle doğrudan ilgilenmezler bile. Onların ilgi alanı kesinlikle ne arkeolojidir ne de arkeolojinin işine yarar.

Bir başka örnek şu olabilir; Truva antik kenti ve çevresindeki yeryüzü şekillerinin gelişimini gösterebilmek için oluşturulan paleomorfolojik haritalar, örneğin İlhan Kayan’ın yaptığı haritaların arkeolojik değeri çok önemlidir. Arkeolojinin o yöreye ve o konuya yönelik sorunlarını çözme amacıyla üretilmiştir. Bu nedenle de arkeolojik jeoloji diye tanımlanabilir.

E-JEOTURİZM (JEOLOJİ VE TURİZM)

Türkiye’de yerbilimleri açısından öneme sahip jeolojik miras konumundaki yer, kayaç, fosil, yapı, maden, yerşekli, mineral vb. oluşumların araştırılması, korunması için çalışmaların yapılması, kamuoyuna tanıtılması ve gelecek nesillere aktarılmasını sağlamak jeoloji bilimini doğrudan ilgi alanına girmektedir. Jeolojik oluşumların envanterinin çıkartılması, kamuoyuna tanıtılması, bu konularda projelerin yapılması ve yürütülmesi Jeoloji Mühendisliği uğraş alanıdır.

Görsel ve özel özellikleri bakımından güzellikleri olan jeolojik yapılar, fosil, mineral, yerşekli vb. eğitim amaçlı olarak ve turizm amaçlı olarak kullanılmaktadır. Ve bu gibi yerler kalkınma programları çerçevesinde bilimsel ve genel amaçlı turizmi canlandırarak özelde yörenin ve genelde tüm ülkenin ekonomik gelişimine katkı sağlayacaktır.

F-ASKERİ JEOLOJİ

(Bu bölüm William Leithi’nin Şubat 2002 Geotimes makalesinin Çeviri olarak hazırlayan Tandoğan Engin’in TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Haber Bülteni, 2004/1 sayı, sayfa 57-59 yayımlanan makalesinden alınmıştır)

Askeri konularda Jeoloji Mühendisleri daha çok arazinin fiziksel yapısı, jeolojisi ve toprak yapısı konularında çalışmalar yapmaktadırlar. Askeri birliklerin arazi parçası üzerinden nasıl geçebileceklerini, yeraltısu kaynaklarının, inşaat malzemelerinin yerlerinin belirlenmesinde, havalanları inşaatı için uygun yerlerin ortaya konulması askeri alanda Jeoloji Mühendislerinin görevleridir.Kayaların özellikleri, dağılımı, bazı yapıların tespitinde uzaktan algılama yöntemleri kullanılmaktadır. George Kierseh ve James Underwood’un 1998 yazısında Napolyon’un 1789 yılında Mısır’ı işgali sırasında jeoloji bilgilerinden yararlandığı, öncü birlikler arasında iki jeoloji mühendisi görevlendirildiği belirtilmektedir. 18, 19, 20 yüzyılda Askeri Jeoloji ‘’Askeri Arazi Bilgisi’’ olarak tanımlanmış olup, konuları arasında, askeri birliklerin ve araçların hareketi, ulaşım güzergahı, konuşlanma yerlerinin belirlenmesi, inşaat malzemelerinin temini, kayaların kırılma özellikleri, yamaç duraylılığı, yer altı ve yerüstü hidrojeoloji haritalarının yapılması bulunmaktadır. Askeri Jeoloji Amerikan Devrim savaşından bu yana Kore Savaşı dahil rol oynamıştır. 1904, 1905 yıllarında Rus-Japon Harbi sırasında Ruslar jeoloji bilimini ilk kez büyük ölçüde kullanmıştır.Savaş sırasında Japonlar Kore yarımadasının jeoloji haritasını, birinci Dünya Harbi sırasında Fransa’da bulunan Amerikan askeri jeoloji mühendisleri yüzey malzemelerinin fiziksel özelliklerini gösteren ilk mühendislik jeolojisi haritalarını hazırlamışlardır. İkinci Dünya harbine kadar askeri jeoloji iyi gelişmiş bir bilim dalı haline gelmiştir.Amerikan jeoloji kuruluşu 1942 yılında 250 jeoloji mühendisinin çalıştığı bir askeri jeoloji birimi oluşturmuştur. Jeoloji biliminden 16. yüzyıldan bu yana

savaşlarda, askeri alanda yararlanıldığı düşünüldüğünde diğer yeni dallara göre Askeri Jeoloji alt bilim alanının yeni bir alan olduğunu söylemekte zorluk çekmekteyiz.

TARTIŞMA

Tartışma kısmında Prof. Dr. Sayın Yücel Yılmaz’ın Jeoarkeoloji Sempozyumunda yaptığı konuşmadan bir kesit sunmak istiyorum. ‘’Günümüzde hiçbir disiplinin kesin ve keskin sınırları yok. Daha da ötesi, disiplinlerin sınırlarının nerelerde bittiğinin bir önemi de yok. Aslı olan, konular, sorular ve sorunlardır. Bunlara cevap aramada hangi yol, yordam, yöntem gerekiyorsa araştırıcı tümünü kullanır. Bilemediği, anlamadığı alanlara girince çevre disiplinlerden araştırabildiğini kendisi araştırır, araştıramadığını ise bilenlere sorar, onları konunun içine çeker. Böylece ara kesitler ve yeni ortak alanlar doğar, oluşur, gelişir. Bunlara ille bir isim bulmak ise kanımca çok önemli bile değil.

Bizde, sık sık tanık olduğumuz nahoş bir olgu var: bir yabancı gelir, bir şeyler anlatır; bizden birisi kalkar, siz necisiniz biyolog mu, fizikçi mi gibilerden misafiri biraz da huzursuz eden, yani sizi doğrudan ilgilendirmeyen bu konularda niye konuşuyorsunuz gibilerden garip bir soru sorar. Adam önce bir duraklar, sonra güler geçer. Doktoramı yaparken, günün birinde odama genç bir İskoç coğrafya öğrencisi geldi. Bilmem ne buzulunu inceliyormuş. Süreç içinde buzulun nerelere kadar ulaşabildiğini anlayabilmek için buzulun taşıdığı çizikli granit çakılları konusunda görüşmek için gelmiş. Benim, granitler üzerinde doktora yaptığımı öğrenmiş. Benim kadar petrografi, benim kadar x-ray analiz yöntemleri, benim kadar yapısal jeoloji ve benden çok daha fazla pek çok şeyi biliyordu.

Kökeni coğrafyacı idi ama amacı buzulların ulaştığı sınırı öğrenmek ve bunun için ne gerekliyse yapabilmekti. Önemli olan soru, sorun ve konular, sonra da bunu merak eden insan, yani bilimcidir.Gerekirse, metot ve metodolojisini bile kendisi bulur’’.

 BELGELER

Atabey, E. 2005. Tıbbi Jeoloji. TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Yayınları: 88, 194s. Ankara.

Atabey, E. 2006. Türkiye’de doğal jeolojik genel unsurlar ve halk sağlığı (Tıbbi Jeoloji).1. Tıbbi

Jeoloji Sempozyum Kitabı (Ed. E. Atabey). TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Yayınları: 95, 27-52. Ankara.

Ataman, G., 1979, Batı Anadolu’da zeolit oluşumları, Yerbilimleri,3: 85.

Barış, Y. İ., 1987, Asbestos and erionite related chest diseases, 167p.

Barış, Y. İ. 2003. ‘’Anne Bana kerpeteni Getir’’ Anadolu’nun Bitmeyen Akciğer ve Karın zarı

Kanseri. Bilimsel Tıp Yayınevi,  224s. Ankara.

Barış, Y. İ., Bilir, N. Ve Artvinli, M. 1988. An Epidemiological Study on an Anatolian Village

Environmentally Exposed to Tremolite Asbestos. Br. J. Indust Med., 45, 838-840.

Barlas, N. ve Demirsoy, a. 2006.Ağır metallerin Türkiye’deki durumu ve canlılar üzerindeki etkileri.

Tıbbi Jeoloji Sempozyum Kitabı (Ed. E. Atabey). TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Yayınları: 95, 108-121.Ankara.

Candar, S. Elma, C. Ve Doğan, B. 2005, Adli Palinoloji, Adli Bilimler Dergisi / TurkishJournal of Forensic Sciences, 4(3) :67-73.

Combs, Jr. 2004. Geological Impacts on Nutrition. In Essentials of Medical Geology, İmpact of THA

Natural  Environment on Public Health, 161-177. (Chief Editor, Olle Selinus) Elsevier.

Çavdar, A. O. 1995. Trace Elements in Humans. 101s. Ankara.

Düzgören Aydın, N. 2006. Kurşun izotopları ve ağır metallerin kaynakları ve dağılımları: Örnek

çalışma-şehir çevre kirliliği ve insan sağlığı. 1. Tıbbi Jeoloji Sempozyum Kitabı (Ed. E. Atabey). TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Yayınları: 95, 65-73. Ankara.

Fuge, R. 2004. Anthropogenic Sources. In Essentials of Medical Geology, İmpact of the Natural

Environment on Public Health, 43-60. (Chief Editor, Olle Selinus) Elsevier.

Halilova, H. 2004. Mikroelementler (I, Zn, Co, Mn, Cu, Se) Biyojeokimyası, İlke-EmekYayınları,110s, Ankara.

Halilova, H. 2006.İyot, çinko, kobalt, mangan, bakır, ve selenyum mikroelementlerin biyojeokimyası,

çevre ve insan sağlığına etkisi. 1. Tıbbi Jeoloji Sempozyum Kitabı (Ed. E. Atabey). TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Yayınları: 95, 93-107. Ankara.

Helvacı, C. 2006.Batı Anadolu’da arsenik ve bor mineralleri ilişkisi ve sağlığa etkileri. 1. Tıbbi

Jeoloji Sempozyum Kitabı (Ed. E. Atabey). TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Yayınları: 95, 74-92. Ankara.

Ketin, İ. 1988. Genel Jeoloji, Yerbilimlerine Giriş, İTÜ Vakfı, Kitap Yayın No: 22, 597s,İstanbul.

Leithi, W. 2002. Değişen dünyada askeri jeoloji, TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Haber

Bülteni, 2004/1 (Çeviri: T. Engin). 57-59. Ankara

Öztunalı, Ö. 1973. Maden Yatakları, Oluşumu ve Değerlendirilmeleri, Latin Matbaası, İstanbul.

Sözüdoğru Ok, S. Usta, S., hailiova, H., Hosseini, S. ve Ünver, İ. 2006. Kastamonu yöresindeki su,

toprak ve bitki örneklerinin iyodür kapsamları. 1. Tıbbi Jeoloji Sempozyum Kitabı (Ed. E. Atabey). TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası Yayınları: 95, 168-173. Ankara.

Tatu, C. A. and Orem, W, H. 2003. Environment, Medical Geology and the Etiology of Balkan

Endemic Nephropath. CIN’2003,3th Neprophty Congress, 10-25 Novamber, Burgos-Espania.

Urgancıoğlu, I. ve Hatemi, H. 1989. Türkiye’de Endemik Guatr. Cerrahpaşa Tıp Fak. Nükleer Tıp

Anabilim Dalı Yayınları, 14, İs

Yanardağ, R. ve Orak, H. 2001. Total Selenium Consantration in various Waters of Turkey.

Environmental Technology, 22, 237-246.

www.jmo.org.tr  (erişim:30.01.2007)

NOT: Bu makale derleme olarak hazırlanmış olup, Jeolojinin yeni bilim dallarını bir arada tanıtmak amaçlanmıştır.

 

Tıbbi jeoloji alanında ne yapılmalı

Tıbbi Jeoloji Alanında Ne Yapılmalı

Dr.Eşref Atabey

Jeoloji Yüksek Mühendisi /Tıbbi jeoloji uzmanı / Araştırmacı yazar

Jeoloji ile ilgili Türkiye haritasına bakıldığında, insan sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olan asbest, eriyonit, arsenik gibi birçok mineral ve elementin bulunduğunu ve bu haliyle doğal bir araştırma laboratuvarı görünümünde olduğu anlaşılır. Belli yörelerdeki insanlar risk altındadır.

Tıbbi Jeoloji kapsamındaki olaylar ve süreçler eski çağlardan beri devam ediyor ve konu günümüzde jeolojinin ve tıbbın açılım yaptığı bir kapsamda ele alınıyor. Jeoloji mühendisler ile tabipler, veterinerler, ziraatçılar, kimyacılar ve biyologların birlikte geliştirebilecekleri projeler, ülkemizde insan sağlığına ilişkin gelişmelere önemli katkılar koyacaktır.

Bu nedenle öncelikli olarak ülkemizin asbest, radon gazı haritasının tamamlanması gerekmektedir. Eriyonit, cıva, arsenik, radyoaktif alanlar, ağır metal kirliliği olan alanlar, riskli alanlar için içme ve kullanma sularının durumları ortaya konulmalıdır.

Gelişmiş ülkeler, nehir, göl ve deniz gibi doğal kaynaklarda yaşayan bitki ve canlılarda sağlık yönünden araştırma yapmaktadır. Mesela deniz, göl ve nehirlerden çıkarılan balıklarda kanser olup olmadığına bakmaktadırlar. Kanserli hayvanların iç organlarında, nikel, kurşun, civa gibi kanserojen maddeleri aramaktadır. Buldukları taktirde bunun kaynağına yönelik çalışmalar yapmaktadır. Türkiye gibi üç yanı denizlerle çevrili, içinde çok sayıda göl ve zengin akarsu ağının bulunduğu bir coğrafyada bu tür çalışmaların bir an önce başlaması gerekiyor.

  • Tıbbi Jeoloji ile ilgili disiplinler arasındaki ortak sonuçları değerlendirmek için disiplinlerarası ortak toplantılar düzenlemeli,
  • Tıbbi Jeoloji hakkında üretilen bilgileri yerbilimcilere, tıp doktorlarına, veteriner hekimlere, kimyacılara, diş hekimlerine, biyologlara, epidemiologlara, plancılara ve endüstriye vd. yaymak için Tıbbi Jeoloji yayını üretilmeli ve yayılmalı,
  • Jeolojik araştırmaları teşvik etmek, üniversitelerin, meslek odaların, jeoloji derneklerin Tıbbi Jeoloji konusundaki yararlı bilgilerin sağlanmasında aktif rol almaları sağlanmalı,
  • Tıbbi Jeoloji uzmanlarından oluşan yerel çalışma gruplarının gelişmesi teşvik edilmeli,
  • Yeni iskana açılacak alanların zemin yapısındaki insan sağlığını etkileyen unsurları ortaya çıkartarak, uygulayıcı kurumlar uyarılmalı,
  • Gelişmiş ülkelerdeki metodoloji, teknolojiden yararlanmak, fikirlerin gelişmesini sağlamak için konferans, kurs, seminer düzenlenmeli.
  • Ülkemizde tesbit edilen jeolojik unsurların halk sağlığı üzerindeki etkileri dikkate alınmalıdır.
  • Asbest, eriyonit, silis tozu etkisindeki yerleşim alanları mezotelyoma ve pnömokonyoza karşı rehabilite edilmelidir.
  • Türkiye’nin asbest haritası çıkarılmalıdır.
  • Arsenikli ve florlu içme suları iyileştirilmelidir.
  • Doğal Radyasyonlu bölgeler rehabilite edilmelidir.
  • Türkiye’nin radon haritası çıkarılmalıdır.
  • Kil ve toprak yeme alışkanlığı olan halk iyileştirilmelidir.
  • Halk sağlığı için önemli olan Tıbbi jeoloji konuları ve ülkemizdeki etkileri ve önlemler bakımından İmar Yasasında gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
  • Konuyla ilgili gerekli doküman, bilgi ve öneriler mevcut olup, çözüm yasal düzenlemelerden geçmektedir.
  • Nevşehir ili kapsamında uygulanan 10337 sayılı genelge hükümleri yeniden düzenlenerek, asbest ve diğer unsurlar için tüm Türkiye’ye uygulanmalıdır.
  • Halkın sağlığı söz konusu olduğuna göre, tüm yerleşim yeri, imar planlamalarında Tıbbi Jeoloji raporu da alınmalıdır.

Tıbbi jeoloji, turizm

Tıbbi Jeoloji Ve Turizm

Dr.Eşref Atabey

Jeoloji Yüksek Mühendisi /Tıbbi jeoloji uzmanı / Araştırmacı yazar

Kapadokya bölgesindeki bir kaç köyde olduğu gibi yalnızca 3 köyde dünyadaki örneklerinden 1000 kat fazla görülen akciğer kanseri nedeni, Kapadokya yöresindeki volkanik tüf kayaları içindeki eriyonit mineral tozlarının solunması sonucunda olduğu 30-40 yıldan bu yana bilinmekte olup, bu konuda 3 köyün taşınması devam etmektedir. Tüm dünyaca bilinen bu olay bu yöreye gelen yerli ve yabancı turistleri duydukları zaman tedirgin etmekte ve bu yöreye ziyaret etmekten çekinmektedirler. Sanki Kapadokya’nın her yerindeki tüfler kanser yapıyormuş gibi. Bu olay bu yöredeki turizmi bile etkilemeye yetiyor.

2006 yılında Çanakkale Geyikli sahilindeki plaj kumları yüksek radyasyonlu olduğundan plaj yasaklandı. Bir sezon denize girilmedi. Yine Ayvacık-Küçükkuyu arasındaki volkanik kayalardaki uranyum cevheri ve radyasyon nedeniyle 2000 yılından bu yana bu bölgede insanlar bu alana girmekten çekiniyorlar. Bu alan kıyıya yakın ve en gözde turizm yeri. Bu doğal, kayalardan kaynaklanan radyasyondan dolayı turizm etkileniyor. geyikli sahili de turizmden etkilendi.

Türkiye dünyada kaplıca turizminde 1. sıraya yerleşiyor. Tüm kaplıca sularımızda Radon gazı çıkışları ve hemen hepsi yüksek oranda ARSENİK içeriyor. Bu unsurların bile ön planda tutularak kamu oyuna açıklanması turizmi olumsuz yönde etkileyeceği aşikardır.

Türkiye’nin bir çok alanı bazı turizm bölgeleri de içinde olmak üzere akciğer kanseri nedeni asbestli kayaların bulunduğu alanlardadır. Asbestin kanser yaptığı ve o bölgelerde bulunduğu açıklaması turizmi ne derece etkileyeceği ortadadır.

Çankırı kayatuzu mağarasında yürütülen bir proje amacı, kayatuzu mağarasını astım gibi hastalıkların tedavisine ve turizme açmak. Bunlar sadece Tıbbi jeolojinin turizmle ilgili bir kaç örneği. Turizm ve Tıbbi jeolojiyle ilgili başta sağlık Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı, Bayındırlık Bakanlığı ve Tarım Bakanlığı kadar, Kültür Bakanlığımız doğrudan ilgilidir. Dünyanın bir çok ülkesinde ilgili bakanlıkların rolü büyüktür.

Arazi kullanımı, tıbbi jeoloji

Arazi Kullanımı Planlaması ve İskan Alanlarında Tıbbi Jeolojinin Önemi

Dr.Eşref Atabey

Jeoloji Yüksek Mühendisi /Tıbbi jeoloji uzmanı / Araştırmacı yazar

Nevşehir yöresinde kansere neden olan eriyonitli tüflerin varlığı dolayısıyla zaman zaman olayın anılması sırasında Kapadokya adının geçiyor olması bile turizmi olumsuz etkilediği ve bu bölgede bulunan bazı yerleşim birimlerinin taşınması için belli bir kaynağın harcandığı düşünüldüğünde, ülkemizde rehabilite edilecek yüzlerce merkezin olduğu ve yerleşime açılacak alanların durumu dikkate alındığında, Tıbbi Jeoloji çalışmalarının ülke ekonomisine katkısı çok açıktır.

Bu bağlamda yerleşim alanlarının yaşam kalitesinin yükseltilmesi, afet güvenliğinin ve sağlığının korunması sürecinde “TIBBİ JEOLOJİ” sorunlarının da doğal tehlikeler arasında bulunduğunun bilincinde davranılması; ülke genelinde “Tıbbi Jeoloji Tehlike Haritasının” hazırlanması ve konuya ilişkin çalışmalarda eşgüdüm sağlanarak Tıbbi Jeoloji Risk Yönetiminin geliştirilmesi; imar-afet-çevre ve sağlık üzerine mevcut yasaların bu bilinç temelinde gözden geçirilmesi ve ihtiyaçlar temelinde yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.

Bir yerleşim yeri planlaması aşamasında nasıl ki sert ve yumuşak zemin özellikleri, sıvılaşma, heyelan, sel baskını, kaya düşmesi gibi kriterler dikkate alınıyorsa, yerleşime açılması düşünülen zeminlerin mineral dağılımı, yer altı suyunun kalitesi, radyoaktivitesi de bilinmelidir. Zeminler depremsellik yönünden yerleşime uygun parametreler taşıyor olsa bile,  eğer insan sağlığını tehdit eden mineral, toz, su kirliliğine neden olan etmenler varsa iyileştirme tedbirleri alınmadan, sağlıklı bir ortam yaratılmadan yerleşime açılmamalıdır. Yerleşime açılması düşünülen zeminde insan sağlığını tehdit eden elementlerden uranyum, arsenik, minerallerden ise asbest, eriyonit,  silis tozları olabilir. İmara açılacak alanların mineral dağılımı yapılarak, arsenik, radon gazı, radyasyon ve iz element değerleri saptanmalı.

Özellikle kanser nedeni olan asbest ve erionit içeren kayalar ile bunların alterasyonundan oluşmuş olan zeminler yerleşime açılmamalıdır. Bu gibi mevcut yerleşim birimleri de iskandan arındırılmalıdır. Bu tür yerleşime açılacak olan zeminlerin, insan sağlığını tehdit eden ve hastalıklara neden olabilecek element, mineral, zehirli gazlar vb. yönünden araştırılması ABD ve Avrupa ülkelerinde özellikle İngiltere ve İsveç’de yasal olarak uygulanmaktadır.

Tıbbi jeolojinin önemi, amacı

Tıbbi Jeolojinin Önemi ve Amacı

Dr.Eşref Atabey

Jeoloji Yüksek Mühendisi /Tıbbi jeoloji uzmanı / Araştırmacı yazar

Çevremizdeki Kayaçlar-Mineraller-Elementler gibi jeolojik unsurların ile Depremler-Volkanlar gibi jeolojik süreçlerin insan sağlığı üzerindeki olumlu ya da olumsuz etkilerini ve bu etkilerin coğrafik dağılımlarını ortaya koyan bilim dalına ‘’TIBBİ JEOLOJİ’’ adı verilmektedir.     Tıbbi Jeoloji alanında göstereceğimiz gayretle ve alınacak önlemlerle insanlar bu etkilerden dolayı hastalanmayacak-ölmeyecek, ülkemiz bunun için ilaç-tıbbi malzeme ithal etmeyecektir. Sadece kansere neden olan eriyonitli tüflerin üzerinde bulunan bazı yerleşim birimlerinin taşınması için belli bir kaynağın harcandığı düşünüldüğünde, ülkemizde rehabilite edilecek yüzlerce merkezin olduğu ve yerleşime açılacak alanlarının durumu dikkate alındığında Tıbbi Jeoloji çalışmalarının ülke ekonomisine katkısı ve önemi anlaşılmaktadır.

  • Anadolu’nun herhangi bir yerinde yaşayan insanların, konutlarının zemininde, duvarlarında kullandıkları kayaçların bileşeninde bulunan asbest ve eriyonit gibi mineral toz ve liflerinin solunum sırasında akciğerlere dolduğu ve akciğer kanserine yakalandıkları,
  • Kot ağartmada çalışan işçilerin ortamdaki kuvars tozlarının akciğerlerine dolması ile 1-2 yıl gibi kısa bir sürede silikosis hastalığına yakalandıkları,
  • Oturulan mekanların temelinden giriş yapan radon gazını solumanın kanser nedeni olduğu,
  • Kayaçların içinden süzülerek yüzeyleyen suyun bünyesinde var olan arseniğin zamanla kronik hastalıklara neden olduğu,
  • İçme suyunda kullanılabilme limitinin üstündeki florürün dişlerde lekelenmeye, iskeletlerde deformasyona yol açtığı,
  • İyot yetersizliğinin önlenebilir zeka geriliğinin temel nedeni olduğu ve çocuklarda öğrenmeyi ve okul başarısını olumsuz etkilediği,
  • Anadolu’da bazı yerlerde insanların kiltaşı ve toprak yeme alışkanlığı nedeninin bünyedeki demir ve çinko elementi eksikliğinden kaynaklandığı bunların tümünün kökeninde jeolojik unsurlar rol oynadığı bilim insanları tarafından çok iyi bilinmektedir.

Türkiye’de asbest ve eriyonit üzerinde yapılan araştırmalar, tıbbi jeoloji bilim dalının önemini gösterir. Doğal bir biyolojik laboratuar olan Anadolu’da jeolog ve hekimlerin aydınlatmak zorunda kalacağı birçok karanlık noktalar vardır. Örneğin neden aynı ortamı paylaşan her insanda hastalık görülmüyor? Neden bazılarında akciğer zarında kalınlaşma, kireçlenme olduğu halde diğerlerinde kanser görülüyor? Neden diğer organ kanserleri de görülüyor? Neden Göreme bölgesinde sadece üç köyde kanser yoğun, diğerlerinde seyrek görülüyor? Genetik faktörlerin rolü var mıdır? Kanser oluşmasında eser elemenler dediğimiz, arsenik, nikel, cıva, kadmiyum ve diğerlerinin katkısı var mıdır? Akciğerinde  eriyonit lifi olan  riskli kişileri  daha önceden belirleyerek tedavi etmek imkanı olacak mı?

Tıbbi jeolojinin temel amacı, jeolojik unsurların insan sağlığı üzerindeki etkisinin temel yasalarının incelenmesi, belli hastalıkların ana nedenleri olan jeolojik unsurlarla insan sağlığı üzerine olumlu etkisi olan unsurların birbirinden tam olarak ayırdedilmesidir. Komatina, 2004

         Tıbbi jeolojinin görevi, jeolojik unsurların insan sağlığı üzerindeki etkisinin incelenmesidir.

 

İnsan Sağlığı, Jeolojik ögeler

Türkiye’deki İnsan Sağlığına Etki Eden Jeolojik Unsurlar

 

Dr.Eşref Atabey

Jeoloji Yüksek Mühendisi /Tıbbi jeoloji uzmanı / Araştırmacı yazar

 

Türkiye’de insan sağlığına etki eden jeolojik unsurların başında belki de en yaygın olanları asbest tozları, arsenik kirliliği ve insan kaynaklı asit kaya drenajı gelmektedir. Barış (2002), Barış vd., (1988) tarafından asbeste bağlı hastalıkların saptandığı yerleşim birimleri; Eskişehir-Mihalıçcık ilçe ve köyleri, Muğla-Milas, Konya-Ereğili’nin Halkapınar ve Ayrancı köyleri, Çankırı-Ilgaz ve Şabanözü köyleri, Yozgat-Sorgun’un ilçe ve köyleri, Sivas-Yıldızeli ve Şarkışla ve köyleri, Diyarbakır-Ergani ve köyleri, Elazığ-Maden ve Palu köyleri, Malatya, Adıyaman, Urfa-Siverek ilçesi, Denizli-Tavas ilçesi köyleri, Burdur-Yeşilova bölgesi, Kütahya-Aslanapa ve Gediz ilçesi, Afyon-Emirdağ ilçe ve köyleri, Hatay-Kırıkhan ve Reyhanlı köyleri olarak sayılmıştır.

Eriyonit mineralinin yol açtığı kanser olaylarının saptandığı yerler ise Nevşehir ili, Ürgüp ilçesine bağlı Karain ile Sarıhıdır köyü ve Gülşehir ilçesine bağlı Tuzköy beldesidir. Tuzköy, Karain ve Sarıhıdır’da yapılan oransal ölüm çalışmalarında, ilk iki köyde ölenlerin % 70’inin kötü huylu hastalıktan öldüğü gerçeğini ortaya çıkarmıştır (Barış, 1987). Sarıhıdır’daki ölüm oranının % 50’nin altında olması buna bağlı olduğu ve bu köydeki hastaların birisi hariç tümü eski köyde doğmuş bireyler olduğu belirtilmektedir (Barış, 2003).

Tuzköy, Karain ve Sarıhıdır dışında az da olsa mezotelyoma vakalarının saptandığı yerleşim birimleri, Ürgüp ilçesi; Çökek, Ulaşlı, Karacaören, Karlık, Boyalı köyleri, Gülşehir’e bağlı  Kızılköy, Aksaray iline bağlı Yaprakhisar ve Selime köyleridir (Barış, 1987).  Nevşehir yöresindeki yukarıda sayılan köylerden başka, Batı Anadolu’daki Gölpazarı, Göynük, Polatlı, Oğlakçı, Ayaş, Bigadiç, Şaphane, Emet, Gördes, Urla, Kırkağaç’ta  zeolitin varlığı saptanmıştır (Ataman, 1979). Ancak bu yörelerde eriyonitin varlığı bilinmemektedir.

Bor minerali ve bileşikleri ile içme sularındaki arsenik nedeniyle sağlık sorunları yaşanabilecek yerleşim yerleri şunlardır: Balıkesir ili Bigadiç ilçesi, Beğendikler, Çamköy, Salmanlı, Faraş, İskele, Kadıköy,  Yeniköy, Işıklar, Susurluk ilçesine bağlı Paşamadeni, Yıldızköy, Dursunbey ilçesine bağlı Küçükler, Bursa ili Kemalpaşa ilçesine bağlı Çaltılıbük, Eskişehir  Seyitgazi ilçesine bağlı Sarıkaya, Kırka, Güçenoluk, Kütahya ili Emet ilçesine bağlı Espey, Hisarcık, Killik ve Hamamköy çevresi. Helvacı (1986, 2006) göre Hamamköy, Hisarcık, Espey ve Killik lokasyonları yüksek bor, arsenik, kükürt ve stronsiyum konsantrasyonları ve yüksek Fe2O3: FeO oranları saptanmıştır. Bor yataklarından alınan tüf ve kil örneklerindeki arsenik dağılımı limitlerin hayli üzerindedir.

Türkiye’de kanıtlanmış olan, insanlarda diş çürümeleri ile florosize yol açan yüksek florlu su alanları Isparta ili Gölcük krater gölü, Tendürek volkanı çevresi yerleşim birimleri, Doğubeyazıt ve çevre köyleri, Eskişehir-Beylikova Kızılcaören köyündedir (Oruç, 2003). Bundan başka Kırşehir  Kaman ilçesi flüorit cevherleşmeleri, Elazığ Maden ilçesi flüorit cevherleşmeleri çevresi, Bitlis ili çevresi ile Mardin Mazıdağı fosfat zuhurlarının bulunduğu alanlar özellikle içme sularındaki flor yönünden risk taşımaktadır.

Doğal radyoaktif elementler ve sağlık problemleri olabilecek alanlar; Mardin Mazıdağı fosfat zuhurları, Aşağı Fırat Bölgesi, Bingöl-Bitlis Bölgesi, Manisa Köprübaşı, Eskişehir Sivrihisar ilçesi, Çanakkale Ayvacık ilçesine bağlı Küçükkuyu kuzeybatı bölgesindedir.

Asit maden drenajı etkisiyle sağlık problemleri olan ve olabilecek alanlar şunlardır: Kurşun, ç,nko, bakır cevherlerinin bulunduğu alanlar: Doğu Karadeniz Bölgesi, Ordu ili, Koyulhisar, Sisorta, Köprübaşı, Madenköy, Gümüşhacıköy, Akdağmadeni, Keban, Zamantı, Bolkarlar, Balya, Handeresi ve İzmir güney batısı,

Bakır cevherli alanlar: Ergani, Siirt Madenköy, Küre, Bilecik, Balıkesir kuzey batısı.

Manganez cevherli alanlar: Adana-Gaziantep arası, Ulukent-Tavas’daki manganez zuhurları.

Antimuan cevherli alanlar: İvrindi, Gediz, Dağardı, Ödemiş ve Turhal’daki antimuan zuhurları.

Demir cevherli alanlar: Bingöl Avnik, Divriği, Hasançelebi, Feke-Mansurlu, Attepe, Kesikköprü, Çavdar, Çamdağ ile Eymir ve Şamlı’daki demir zuhurları.

Cıva cevherli alanlar: Hatay Kapısuyu, Aydın Altıntaş, İzmir Karareis, Karaburun, Çamlıca, Dikencik, Türközü,Halıköy, Akmescit, Kastamonu Şeyhşaban, Kocaeli Mudarlı, Konya Sızma, Ladik, Kurşunlu, Manisa Kozluca, Kütahya Eskiköy, Niğde Gümüşler, Uşak Yaşamışlar’daki civa zuhurları.

Asit maden drenajı ve siyanürle altın işletmeciliği yönünden sağlığı tehdit eden unsurların başında belki de altın madeni işletmeciliği gelmektedir. Ülkemizde altın-gümüş yatakları Ovacık, Küçükdere, Sart, Kışladağ, Kaymaz, Ilıç-Çöpler, Cerattepe’de bulunmaktadır (www.mta.gov.tr). Altın; serbest altın sülfürlü, gümüşlü altın selenid ve tellüridleri, altın mineralleri pirit, arsenopirit, kalkopirit, pirrotin içinde katı halde bulunmaktadır (Öztunalı, 1973). Altın madeni çevresinde sülfir ve oksit minerallerinin oluşturabileceği asit maden drenajı önemli olmakta, bunun yanında zehirli etkisi olan siyanürle altın işletmeciliği de insan sağlığı için risk oluşturabilmektedir.

Türkiye’de kuvars tozu silikozisi için potansiyel alanlar arasında İstanbul ve Tekirdağ’ın Karadeniz kıyı şeridi, Bartın, Afyon güneybatısı, Aydın-Muğla arası sayılabilir.

Türkiye’de işletilen ve kullanılan Tersiyer yaşlı (53 milyon yıl ile 1. 6 milyon yıl arası yaşında olan) kömürlerin arsenik, kadmiyum, kobalt, krom, manganez, nikel, selenyum, toryum, uranyum ve vanadyum içerikleri, berilyum ve kurşun dışında dünya ortalamalarının üzerinde bulunmuştur (Tuncalı vd., 2001).

Özellikle arsenik ve florür yönünden dikkatli olunması gerekli ve işletilen kömür ocakları arasında; Saray, Çan, Orhaneli, Tunçbilek, seyitömer, Gediz, Soma, Köprübaşı, Yatağan, Milas, Beyşehir, Ilgın, Mengen, Orta, Beypazarı, Dodurga, Sorgun, Kangal, Tufanbeyli, Elbistan, Gölbaşı, Karlıova, Horasan, Oltu bulunmaktadır.

 

Tıbbi jeoloji tarihi

Tıbbi Jeoloji Tarihçesi

Dr.Eşref Atabey

Jeoloji Yüksek Mühendisi /Tıbbi jeoloji uzmanı / Araştırmacı yazar

Tıbbi jeoloji yeni bir bilim dalı olmasına karşın; yaşanılan ortamdaki elementlerin ve minerallerin insan sağlığı üzerinde etkileri binlerce yıldan beri bilinmektedir. Kodiak’da (Alaska)  Karluk Arkeolojik sahasında 7000 yıl önce yaşamış ve günümüze kadar korunmuş olarak gelebilen yaşlı bir insan saçındaki civa, kadmiyum ve selenyum miktarları ölçülmüş, bu işlemler yapılırken ölçümler sırasında geçen zaman içerisinde bazı elementlerin içeriğinde eksilme ve yükselme olabileceği dikkate alınmıştır. Ayrıca kurum (yanmayla  geriye kalan artık) ve toz tanelerinin  en az 5000 yıl önce yaşamış Tyrelean buzadamının  korunmuş akciğer dokusundaki kurum ve kuvars kristalleri içeren tozları solunumla aldığı ve bu nedenle rahatsızlandığı belirlenmiştir. 2400 yıl önce Hipokratlar ve Helenik (Hellenic) yazarlar, insan hastalıklarının coğrafik dağılımlarını, çevresel faktörlere bağlı olarak tanımlamışlardır.

İ.Ö. 300 yılında ise Aristole, madencilerde kurşun zehirlenmelerini not etmiştir. Yine tarihsel kayıtlardan anlaşıldığına göre kayaçlar ve minerallerin  binlerce yıldır veba, çiçek, humma gibi hastalıkların tedavilerinde kullanılmış, eski Yunanlılar çeşitli mineral ve elementlerin zararlı etkilerini, eski Çin eczacılığı sayısız mineralin sağlığa yararını tanımlamışlardır.

300 yıl önce bilim insanları çeşitli mineraller ile bunların insanlar üzerindeki olumsuz etkilerini gidermek için incelemeler başlatmışlar ve dünyada bu konuda yerbilimciler,  biyotedaviciler ve halk sağlığı araştırmacıları  arasında tıbbi jeoloji meselelerini çok geniş bir biçimde ele alan  bir çok ortak inceleme  yapılmaktadır.

Marco Polo Kirman şehrinde yaşayanların savaşma eksikliğini toprağın doğasına bağlamıştır. Bölgede çadırda yaşayan bu insanların çadırlarının önüne güçlerini yeniden kazanmaları amacıyla toprak yerleştirilmiştir.

Çoğu durumda sağlık sorunları mesleki nedenlere bağlanırken doğal çevreyle olan sıkı bağları da bilinmekteydi.

MÖ. 3 YY. Song ve Ming hanedanları döneminde kayaç ezilmesiyle ilgili akciğer sorunları ve mesleki kurşun zehirlenmesi belirtileri bilinmekteydi.  Tang Hanedanı döneminde bir simyacı, kurşun, gümüş, bakır, antimuan, altın ve demirin zehirli olduğunu belirtmiştir.

Çağdaş arkeologlar, osteologlar ve tarihçiler bize sıklıkla tarih öncesi kadavra ve mumyalarının ortaya çıkardığı kötü sağlık durumları, o dönemin çevresel koşullarına bağlanabileceğine ilişkin kanıtlar sunarlar. Örneğin; guatr, eski Çin, Yunanistan ve Mısır ile Peru’daki İnka Devletinde yaygın olan ciddi iyot eksikliğinin sonucudur. Bu eksikliğin çoğunlukla iyi bir iyot kaynağı olan deniz yosunu ile tedavi edilmesi, bu eski uygarlıkların bir dereceye kadar beslenme yetersizliklerini doğal yollardan giderebildiklerini göstermektedir.

Hipokrat ‘Havalar, Sular ve Yerler’ adlı eserinde belli koşullar altında suyun ‘demir, bakır, gümüş, altın, kükürt, şap, bitüm ya da güherçile içerenleri gibi termal sular çıkaran topraktan geldiğini’  ve bu suların kullanılamayacağına dikkat çekmiştir.

Romalı bir mimar olan Vitruvius MÖ.I.YY.’da madenlerin yakınındaki suyu ve kirliliği gözleyerek madencilikle ilişkili  potansiyel sağlık  tehlikelerini belirtmiştir. Sonraları MS. I.YY’da Yunanlı hekim Gales, bakır çıkarılmasıyla ilişkili asit dumanlarına dikkat çekerek madencilik faaliyetlerinin yarattığı tehlikeyi onaylamıştır.

Çok sayıdaki jeolojik unsurun coğrafi açıdan dikkate alındığı ve tıbbi coğrafyanın üçyüz yıllık tarihçesi boyunca coğrafyacılar ve hekimler tarafından ağırlıklı olarak çalışılmıştır.

1977 ile 1983 arası dönemde Çinli tıbbi coğrafyacılar endemik florozisin Çin topraklarında dağılımını incelemişlerdir.  Araştırmalara göre, iz elementlerle ilgili yerel tıbbi sorunlar arsenik, baryum ve talyumdan kaynaklanır.

Moğol tıbbi coğrafyacılar, Moğalistan topraklarının iz element düzensizliğini ve raşitizmin, tiroid bezinin aşırı çalışması ve diş hastalıklarını dağılımını çalışarak, endemik hastalıkların coğrafi ortama önemli katkı yapmışlardır.

Hollandalı araştırmacılar, bazı kanser türlerinin oluşu ve dağılımını içme suyu kalitesi, turbalı toprakların varlığı arasında ilişki olduğunu çalışmışlardır.

Galli tıbbi coğrafyacılar, doğal radyasyonun sağlığa etkisi ve ölüm oranı ile içme suyu sertliği arasındaki ilişkiyi incelemişlerdir.

Jeoloji ile sağlık arasındaki bağlantıyı ilk kez 1270’lerde amcasıyla Çin’e giden Marco Polo anlatmaktadır.‘On gün sonunda Su-chau iline varmaktayız… Bu yoldan geçen gezginler ülkenin bu bölümünü hiçbir şekilde bölgeye yabancı bir hayvanla geçmeye cesaret edemez, çünkü burada yetişen zehirli bir ot ile beslenen hayvanlar ayaklarını kaybederler, bölgede doğup büyüyen hayvanlar bu otu tanır ve ondan sakınır (Latham, 1958).

Marco Polo’nun gözlediği belli bitkileri yiyen atlarda görülene benzer durumun bugün selenyumun birikmiş olduğu bitkilerin tüketilmesinden kaynaklandığını biliyoruz ve bu gezginin öyküsü selenyum zehirlenmesinin ilk kanıtı sayılabilir. Marco Polo ayrıca Yarkand vaha şehrinin çevresindeki bölgede tanımladığı guatrıda suyun farklılığına bağlamıştır. Daha önce de Kirman şehrinde yaşayanların savaşma eksikliğini toprağın doğasına bağlamıştır. Bölgede çadırda yaşayan bu insanların çadırlarının önüne güçlerini yeniden kazanmaları amacıyla toprak yerleştirilmiştir.

Metal üretiminden ileri gelen sağlık sorunları dünyanın pek çok yerinde tanımlanmıştır. Eski toplumlarda yagın olan ağır metal kullanımı, zehirleyiciliğini ortaya koymuştur. Günümüzde kurşun ile çeşitli sağlık riskleri arasındaki ilişkiler iyi bilinmekte iken geçmişte çok az bilinmekteydi.

Türkiye’de tıp biliminin jeoloji ile ilgisi safra kesesi, böbrek ve mesane taşlarının incelenmesiyle başlamıştır. Eski dönemlerde organlardaki taşı görüntüleme imkanı olmadığı için sadece klinik bulgulara bakarak taş olabileceği düşünülüyordu; ender hallerde, idrar ile taş düşürüldüğünde hastalığın sebebi anlaşılıyordu. Bugün bile yukarıda anılan organlarda neden taş oluştuğununun nedeni kesin olarak bilinmemektedir.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde ilk tıp okulu 14 Mart 1827 tarihinde II. Mahmut tarafından İstanbul’da, askeri hekim yetiştiren Tıphane-i Amire veya ‘’Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’’ ismiyle açılmıştır. Sivil tıp okulunun açılması ise 1909 yılında gerçekleşmiştir. Tıbbiye’de okutulan fizyoloji, kimya, anatomi, botanik derslerinin yanında hazırlık döneminin 4. sınıfında’’ ‘’Tabakat-ül Arz’’ veya ‘’İlm-ül Arz’’ ya da ‘’L-ma’aden’’ adı altında jeoloji dersleri veriliyordu. Bu dersi anlatan İbrahim Lütfü Paşa’nın çok zengin taş koleksiyonuna sahip olduğu ve  mineralojiyi çok iyi bildiği için “Taşçı İbrahim Paşa” diye anıldığı belirtilmiştir.

UNESCO ve 454 nolu Tıbbi Jeoloji Projesi

Bilim ilerledikçe önceleri bilinmeyen ilişkiler anlaşılmaya başlamış ve Tıbbi jeoloji adıyla yeni bir bilim dalı gelişmiştir. Sağlığa etki eden jeolojik etmenlerin öneminin  farkına varılmasıyla  1996 yılında Uluslararası Jeoloji  Bilimleri Birliğinin (IUGS), Çevre Planlaması Amaçlı Jeoloji Bilimleri Komisyonu; birinci amacı bilim insanları, tıp uzmanları ve kamuoyunu  bu konunun  giderek anlaşılması olan Uluslararası Tıbbi Jeoloji Çalışma Grubu (IMGA) oluşturmuştur. 2000 yılında  ise UNESCO, 454 nolu Tıbbi Jeoloji projesi adıyla yeni bir Uluslararası Jeolojik Korelasyon Programına (IGCP) öncülük etmiştir.  Bu proje ile dünyanın diğer yerlerindeki meslektaşları ile gelişmiş ülkelerde çalışan bilim insanları bir araya gelerek  insanların ve hayvanların sağlığını etkileyen yerbilimsel etmenlerin önemini vurgulamaktadır.  454 nolu Tıbbi Jeoloji Projesine katılımcı ülkeler arasında; Avusturya, Avustralya, Brezilya, Bulgaristan, Kamerun, Kanada, Şili, Çin, Çek Cumhuriyeti, Finlandiya, Almanya, Yunanistan, Hindistan, Kenya, Meksika, Hollanda, Norveç, Polonya, Romanya, Rusya, Suudi Arabistan, Slovakya, Güney Afrika Cumhuriyeti, Sri Lanka, İsveç, Tanzanya, Ukrayna, Birleşik Krallık, Birleşik Amerika, Yugoslavya, Zambiya ve Zimbabve bulunmaktadır.

Tıbbi Jeoloji Kursları

2002 yılında Uluslararası Bilim Konseyi (ICSO) bu konuda İsveç Jeoloji Kurumu, ABD Jeoloji Kurumu ve Washington DC’deki ABD Silahlı Kuvvetler Patoloji Enstitüsü işbirliğinde  kısa kurslar düzenlemiştir. Tüm dünyaya sunulan bu kursların amacı metal iyonları ile eser elementlerin çevre ve halk sağlığını nasıl etkilediğine ilişkin son bilgileri paylaşmaktır. İsveç Jeoloji Kurumu ülkesinin metal iyonlarını içeren jeokimya haritalarını hazırlamıştır. İran jeoloji Kurumu bünyelerinde Tıbbi jeoloji alt birimi kurarak, değişik ölçekte jeokimya haritaları üretimine başlamıştır.

Dünya’da ve Türkiye’de yapılan çalışmalar

Sağlığa etki eden jeolojik etmenlerin öneminin  farkına varılmasıyla  1996 yılında Uluslar arası Jeoloji  Bilimleri Birliğinin (IUGS), Çevre Planlaması Amaçlı Jeoloji Bilimleri Komisyonu; birinci amacı bilim insanları, tıp uzmanları ve kamuoyunu  bu konunun  giderek anlaşılması olan Uluslararsı Tıbbi Jeoloji Çalışma Grubu oluşturmuştur. 2000 yılında  ise UNESCO, 454 nolu Tıbbi Jeoloji projesi adıyla yeni bir Uluslar arası Jeolojik Korelasyon Programına (IGCP) öncülük etmiştir.  Bu proje ile dünyanın diğer yerlerindeki meslektaşları ile gelişmiş ülkelerde çalışan bilim insanları bir araya gelerek insanların ve hayvanların sağlığını etkileyen yerbilimsel etmenlerin önemini vurgulamaktadır.  2002 yılında Uluslararası Bilim Konseyi (ICSO) bu konuda İsveç Jeoloji Kurumu, ABD Jeoloji Kurumu ve Washington DC’deki ABD Silahlı Kuvvetler Patoloji Enstitüsü işbirliğinde kısa kurslar düzenlemiştir. Tüm dünyaya sunulan bu kursların amacı metal iyonları ile eser elementlerin çevre ve halk sağlığını nasıl etkilediğine ilişkin son bilgileri paylaşmaktır. Kurs konuları çevresel toksikoloji, çevresel patoloji, jeokimya, çevresel epidemioloji ile metal iyonlarının etkisi altında kalmanın sonuçları ve analizden oluşmaktadır.

Ülkemizde, 2003 yılında Sağlık Bakanlığı bünyesinde faaliyetlerini sürdüren Ulusal Kanser Danışma Kurulu’na   bağlı olarak ‘’Tıbbi Jeoloji Alt Kurulu’’ kurulmuştur. Danışma niteliğinde kararlar almakta olan kurulun asıl amacı, ülkemizde insan ve hayvan sağlığı ile doğal jeolojik faktörler arasındaki ilişkiyi incelemektir.

Ülkemizde Tıbbi jeoloji alanında çalışmalar gerek Tıp fakülteleri ve Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü tarafından yıllardan bu yana yapılmaktadır. Özellikle Hacettepe Üniversitesinden Prof. Dr. Y. İzzettin BARIŞ ve ekibi tarafından asbest ve eriyonit mineralinin yol açtığı çevresel nedenlere dayanan akciğer kanseri vakalarıyla ilgili çalışmaları ile (…..) Diyarbakır yöresindeki çalışmalarıyla Prof. Selahattin YAZICIOĞLU ve MTA’nın yaptığı jeoloji ve sağlıkla ilişkili çalışmalar ilklerdendir.

1970-80 li yıllarda yapılan bu çalışmalara 2000 li yıllarda genişletilerek hız verilmiştir. Tıbbi jeoloji alanında yurt içi ve yurt dışında bir çok makale-eser yayımlanmıştır (……….). Bunlardan Tıbbi Jeoloji adlı eser JMO yayını olarak 2005 yılında yayımlanmış, (..). 1.Tıbbi Jeoloji sempozyumu JMO tarafından gerçekleştirilmiştir. 2008 yılı Şubat ayında da Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü tarafından Uluslararası katılımlı Tıbbi Jeoloji Sempozyumu Ankara’da yapılmıştır. Sempozyuma ilgi büyük olmuş, yurt içi ve dışından bir çok farklı disiplinlerden bilim insanı çevresel mesleki ve akciğer hastalıkları (asbest, eriyonit, silis mineral tozları ve etkileri), arsenik, flor, iyot, doğal radyasyon panellerinde panelist olarak ve konferanslar, bildirilerle katkı koymuşlardır.

Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü bir adım ileri atarak çalışma konuları arasına Jeolojik unsurlar ve bunların sağlıkla ilişkileriyle ilgiliaraştırma konusunu da katmış ve 2006 yılında ülkemizde ilk defa ‘’Tıbbi Jeoloji Projesi’’ ni yürürlüğe koymuştur. 2006-2007 yılı İç Anadolu, Ege ve Akdeniz Bölgelerinin bir kısmını kapsayan araştırma sonuçlarını içeren  ‘Batı Anadolu’daki Jeolojik Unsurlar ve Halk Sağlığı Projesi Tıbbi Jeoloji Etüt Raporu’, 2008 yılında Karadeniz Bölgesi, 2009 yılında Akdeniz Bölgesi ile İç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinin bir kısmı araştırılmış ve ilgili rapor arşive girmiştir.

Bu proje Dr. Eşref Atabey’in proje başkanlığında 5 yıl sürmüş, 2010 yılında sonlanmış, 2014 yılında Dr. Eşref Atabey’in emekli olmasıyla MTA’daki Tıbbi Jeolojik Araştırmalara son verilmiştir.

Projenin ana amacı ülkemizde bölgesel ve yerel ölçekte insan sağlığı için risk teşkil eden jeolojik unsurların dağılımlarının tesbiti, çevresel etkilerinin araştırılması ve sonucunda makro ve mikro ölçekte haritalarını oluşturabilmektir. İnsan ve hayvan sağlığını etkileyen unsurlar için veri oluşturmak, yerbilimin önemini vurgulayan çalışmaların bir araya toplamaktır. Tıbbi jeoloji ile ilgili teknik ve araştırma becerilerini, bilgi ve deneyimlerin toplanmasını sağlamaktır.

İmar Yasa taslağının bir maddesinde ‘’Tıbbi Jeolojik Riskler’’ adı altında yerleşime açılacak alanlarda Tıbbi jeolojik rapor hazırlanması öngörülmüştür.

Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca Nevşehir Yöresinde iskana açılacak yerler için Tıbbi Jeolojik rapor istenileceği hükmü 10337 sayılı Genelge ile yürürlüğe girmiştir.

Tarım Bakanlığı Toprak Düzenleyicilerle ilgili genelgede gübre hammaddesinde insan sağlığına zararlı element ve minerallerin tayini yapılması öngörülmüştür.

12.12.2009 tarihli Ulusal Kanser Danışma Kurulu toplantısında Ulusal Kanser Programında Tıbbi jeoloji tanımının ve konularının yer alması benimsenmiştir.

Ulusal Kanser Programında daha önce  ‘Ulusal Mezotelyoma Kurulu’  adı  altında  Mezotelyoma konusunda çalışmalarına başlayan alt kurul, bugün  Tıbbi Jeoloji Alt kurulu adı altında mineral tozlarının yanı sıra diğer doğal etkenleri de inceleme olanağı başlatılmıştır.

Tıbbi jeoloji nedir?

Tıbbi Jeoloji nedir?

Dr. Eşref Atabey

Jeoloji Yüksek Mühendisi /Tıbbi jeoloji uzmanı / Araştırmacı yazar

Yerkabuğu ve insan

Türkiye jeolojik konumu açısından bir bakıma şanslı, bir bakıma şanssız bir ülkedir. Son 60 milyon yıldır plaka hareketleri, tektonik işlevler, bu ülkeye birçok kaynak kazandırmasının yanı sıra, bu alanı hamur gibi karıştırarak, çok kısa mesafelerde değişik bileşimli fasiyeslerin, katmanların, yapıların yan yana, alt alta, içi içe geçmesine neden olmuştur. Bugün Berlin’den yola çıkıp Paris’e kadar arabayla gitseniz ve belirli yerlerden toprak ve canlı örnekleri alsanız, Berlin ile Paris’in çevresindeki bileşimin çok az değiştiğini görürsünüz. Bu değişme, yan yana yer alan Trabzon ile Gümüşhane illerindeki değişmenin 1/10 bile değildir. Ne jeolojisi ne buna bağlı biyolojik bileşimi ne de iklimsel faktörleri birbirine benzer.

Bunun bilimsel açılımı ne demektir? Trabzon’da yapacağınız girişimlerle Gümüşhane’dekilerin birbirinden farklı olmasıdır. Birine uygulayacağınızı diğerine uygulayamazsınız. Her bölge hatta her il hatta her köy ve yerleşim yeri için ilk olarak belirli şeyleri tespit etmeniz gerekecektir. Bunların başında yaşam için en önemli olan hava ve su, bunlara bağlı olarak toprak yapısı olacaktır. Bu topraklar o denli karışmıştır ki, birbirlerine komşu köylerde bile içme suyunun biri serpantinli kayaçlardan, diğerinde kristal kayaçlardan, bir diğeri kumlu yığıntılardan çıkar ve insan sağlığını farklı şekillerde etkileyen unsurlar içerir.

Artan nüfusa, sanayileşme ve plansız kentleşmeye bağlı olarak nefes aldığımız hava, içtiğimiz su ve aldığımız gıdalar kirlenmekte ve yaşam alanlarımız giderek daralmaktadır.

Deprem, sel felaketi, çığ, kaya düşmesi hayatımızın birkaç saniyesinde veya bir kaç dakikasında etkili olurken, asbest, eriyonit, silis gibi mineral tozlarının solunum yoluyla alındığında sağlığı olumsuz etkileri; arsenik, civa, kurşun, kadmiyum elementleri ile  radon gazının zehirleyici özelliği, iyot, selenyum, çinko, demir, mangan, bakır, sodyum, kalsiyum, magnezyum vd. elementlerin azlığı yada çokluğu insan bedenini doğumdan ölüme kadar etkileyen birer doğal afet konumundadır.

İnsan sağlığı açısından; üzerinde yaşanılan toprak, alınan besin maddeleri, içilen su ve solunan hava hayati önem taşıyor. Yerkabuğunun bileşenleri yaşamı doğrudan etkiliyor. Günümüzün milyonlarca insan; radon, toryum, uranyum, arsenik, civa, kurşun, kalay, kobalt, nikel, molibden, silisyum, bakır, kadmiyum, kükürt, magnezyum, talyum, flor, iyot, vb. elementlerin azlığından ya da  çokluğundan dolayı sağlık sorunları yaşamış ve yaşamaktadır. İnsanlık tarihi binlerce yıl boyunca veba, çiçek, humma gibi büyük felaketler yaşatmış hastalıklarla doludur ve bunların tedavisinde yerkabuğunu oluşturan bazı kayaç ve minerallerden de  yararlanılmıştır.

Tıpkı vücudumuzu oluşturan hücreler benzeri yerkabuğunu oluşturan kayalar (kayaçlar) da çeşitli minerallerden oluşmuştur. Yaşamları süresince insanlar bu minerallerle doğrudan ya da dolaylı olarak ilişki içindedir. Doğadaki bazı mineraller insan sağlığına yararlı, yaşamı kolaylaştırıcı (sanayi, tıp, tarım vb.) ve yaşam için gerekli özelliklere sahiptir. İçtiğimiz suda, alınan besin maddelerinde ve solunan havada değişik mineraller bulunmaktadır. Bunlardan bazıları kanserojen olması nedeniyle sağlığımıza zararlıdır. Yerkabuğu-yeryüzü içtiğimiz suyu ve yediğimiz besinleri sağlar. Önemli olan onu her zaman korumaktır. Havada, suda, toprak ve kayalarda insanların sağlığını çeşitli yollarla etkileyen doğal veya insan yapımı herhangi bir kirlenme olduğu zaman bunun sağlık için önemini anlamak ve gerekli önlemleri önceden  almaktır.

Gezegenimizin temel yapı taşları olan kayaç ve mineraller doğada bulunan elementlerin çoğunu barındırırlar. İnsan vücuduna besinler, su ve hava yoluyla giren bu elementlerin çoğu küçük dozlarda bitki, hayvan ve insan sağlığı için gereklidir. Besin zinciri yoluyla ve ayrıca  atmosferdeki toz ve gazların solunmasıyla birlikte jeoloji, insan sağlığı ile doğrudan ilgilidir.

12 Haziran 1991 yılında Filipinlerdeki Pinatubo yanardağının püskürmesi jeolojinin dramatik etkileri açısından  güzel bir örnektir.  İki gün boyunca Pinatubo, 10 milyar ton magma ve 20 milyon ton kükürtdioksit çıkarmıştır. Çıkan gazlar Dünya iklimini üç yıl süreyle etkilemiştir. Ortama 800.000 ton çinko, 600.000 ton bakır, 550.000 ton krom, 100.000 ton kurşun, 1000 ton kadmiyum, 10.000 ton arsenik, 800 ton civa, 30.000 ton nikel çıkmış olduğu hesaplanmıştır (Garret, 2000).  Volkanik püskürmeler arsenik, berilyum, kadmiyum, civa, kurşun, radon ve uranyum gibi çok sayıda zararlı elementi çevreye dağıtmıştır.

1493-1541 yılları arasında yaşamış olan Paracelsus; ‘Tüm maddeler zehirdir; zehir olmayan  hiçbir şey yoktur. Doğru doz  zehri ve devayı (ilacı) ayrı kılar’ demiştir.

Paracelsus, temel bir toksikoloji yasası tanımlamıştır: elementlerin miktarı ya da konsantrasyonundaki bir artış, biyolojik işlevleri engelleyen  ve sonunda ölüme götüren olumsuz biyolojik etkilerin çoğalmasına neden olur. Sağlığı etkileyen tüm elementler doğada bulunur ve yaşayan canlılar olarak  varlığımızın temelini oluşturur.

Biyosferdeki elementlerin oynadığı rolün bir göstergesi olan elementlerin periyodik tablosu doğayı anlamanın temelidir.

MÖ 3. Yüzyılda Çin’de tıbbi metinlerde neden ve sonuç ilişkileri bulunmuştu. Bilim ilerledikçe önceleri bilinmeyen ilişkiler anlaşılmaya başlamış ve yeni bir bilim dalı gelişmiştir: TIBBİ JEOLOJİ.

Tıbbi Jeoloji Tanımı

Tıbbi jeoloji çeşitli minerallerin ve elementlerin eksikliğini, organik bileşenlerin taşınmasını, şekil değiştirmesini ve miktarını, insan, hayvan ve bitki sağlığı üzerinde iyi ya da kötü yönde etkilerini inceleyen ve doğal jeolojik etmenler ile insan ve hayvan sağlığı arasındaki sorunları ile bu sorunların coğrafi dağılımındaki olağan çevresel etmenlerin etkileriyle ilgilenen bir bilim dalıdır.

Tıbbi Jeoloji olgusu “jeoloji ile jeokimya” ile yer altı suyu, toprak, bitki, hayvan ve insan sürekliliği ile ilgili doğal kirlilik ve toksik problemleri üzerine geniş bir bakış açısından oluşur. Tıbbi Jeoloji konusu gereği; insan, hayvan ve bitki sağlığı üzerine, ortam jeolojisinin etkilerini incelemekte olan yeni ve fakat hayati öneme sahip bir jeolojinin bir uygulama alanıdır  [13, 14].

Akciğer zarı kanserine (mezotelyoma) yakalanmış bir hastanın akciğerinde yapılan patolojik inceleme sonucu bir gramında milyarlarca mineral tozu ya da lif saptandığında, bu liflerin türünün ve kaynağının saptanması bazı meslek gruplarını, özellikle mineralogları yakından ilgilendirir. Minearal tozlarına bağlı bir hastalığın teşhisi ve tedavisinde, hastalık yapan çevresel unsurların ortaya konması konusunda farklı mesleklere ait bilim insanlarının, problemi ortaya koyma ve çözüm konusunda ortak çalışma yapmaları kaçınılmazdır. Bu tür ortak çalışma konusu olan unsurlara tıbbi jeoloji diyoruz.

 

Tıbbi Jeoloji Konuları

 

Tıbbi Jeoloji konuları aşağıdaki şekilde gruplandırılmıştır.

►İnsan kökenli (antropojenik) kaynaklar

  • Maden çıkarma ve arıtma işlemleri,
  • Fosil yakıtlar,
  • Jeotermal kaynaklar,
  • Nükleer santrallar ve etkileri,
  • Sanayi atıkları,
  • Taşıma, atmosfer ve kentsel ortam kirlilikleri,

►Asbest, eriyonit, silis, demir, alüminyum, manganez, talk, barit, berilyum, beril,

krom, kaolen ve diğer mineral tozları ile kömür tozları,

►Doğal jeolojik unsurlardan volkanik püskürmeler ve etkileri,

►Yer altı suyunda inorganik arsenik,

►Yer altı suyunda florür,

►Toprakta selenyum, iyot, bor mineralleri vd.

►Elementlerin kaynağı ve etkileri,

►Doğal radyasyon kaynakları, radon gazı ve etkisi,

►İnsanlarda demir ve çinko eksikliğine bağlı toprak ve kil yeme alışkanlığı (Jeofaji),

►Toprakta taşınan patojenler ve etkileri,

►Yer altı suyu jeokimyası ve sağlık.

 

Tıbbi Jeoloji İle İlgili Meslek Grupları

 

Yeni gelişmekte  ve insan yaşamında giderek önem kazanan yukarıdaki tıbbi jeoloji konuları Tıbbi Jeolojinin doğrudan ilgi alanına girmektedir.

  • Jeoloji,
  • Mineraloji,
  • Jeokimya,
  • Biyojeokimya,
  • Hidrojeoloji,

Maden,

  • Jeofizik,
  • Çevre,
  • Tıp,
  • Patoloji,
  • Epidemiyoloji,
  • Diş,
  • Veteriner,
  • Ziraat,
  • Kimya,
  • Biyoloji,
  • Toksikoloji,
  • Radyasyon Fiziği,
  • Coğrafya,
  • Jeomorfoloji,
  • Arkeoloji,
  • Antropoloji,
  • Meteoroloji,
  • Halk Sağlığı uzmanları vd. meslek gruplarını doğrudan ilgilendiren Tıbbi Jeoloji konusu gereği; insan, hayvan ve bitki sağlığı üzerine, ortam jeolojisinin etkilerini incelemekte olan yeni ve fakat hayati öneme sahip bir bilim dalıdır.